Sun Savunma Net olarak bağımsız içeriklerimizi ücretsiz sunabilmek için reklam gelirlerine ihtiyaç duyuyoruz. Lütfen sitemizi desteklemek için reklam engelleyicinizi devre dışı bırakın ya da sitemizi beyaz listeye (whitelist) ekleyin.
Türkiye’de, ABD-İsrail ittifakından haberdar olmayanlar, dolayısıyla söylenecek sözü de olmayanlar sadece medya, “aydınlar” ve genel olarak kamuoyu değildir. Söz konusu birçok anlaşmalardan parlamentonun da haberi olmadı. Hükümetlerin de sonradan haberi olduğu anlaşılıyor. Bu durum bile bir başına Türkiye’deki rejimin ne menem bir şey olduğunu göstermeye yeter. Nasıl bir binanın ön cephesine “burası üniversitedir” diye yazmakla orası üniversite olmuyorsa, görkemli bir yapının ön cephesine “burası parlamentodur” diye yazmakla da orası parlamento olmuyor. “Burası millet meclisidir” demekle milletin meclisi olmuyor. Türkiye’de meclis hep bir “biçim sorunuydu”, bir görüntüydü. İçi boş kabuk olmaktan bir türlü kurtulamadı. Ülkeyi her zaman emperyalistlerin güdümündeki “asıl devlet partisi” yönetti. Hepsi de muvazaa partisi olan siyası partiler ve onların meclisten çıkan hükümetleri, “asıl devlet partisinin’’ taşeronluğunu yapmak içindi. 1938’den sonra olup bitenleri unutanlar, 1960,1971,1980, 28 Şubat, Ergenekon davası, 15 Temmuz ve sonrasına bakarak, parlamentonun ne olmadığı ve neye yaradığı hakkında fikir sahibi olabilirler.
Elbette Türkiye’nin bilimsel, entelektüel ve siyasal bilinç planındaki azgelişmişliğinin gerisindeki, asıl neden sadece bağnaz bir resmî ideolojinin varlığı ve beyinleri iğdişleştirmiş olması da değildir. Onun da gerisinde köklü bir Avrupa merkezli yabancılaşma var. Türkiye’deki rejimin fanatik Batı hayranlığı, Türkiye’yi nesnel olarak Siyonist devletin safında yer almaya itti. Araplarla İsrail’in her çatışmasında emperyalistlerle birlikte Siyonizm’in safında yer aldı. Çünkü Türkiye’yi yöneten elit için İsrail, Batı demekti. Şimdi yolun sonuna gelindi. Türkiye rejimi olayı fark etti. Fiilen cephede Türkiye Cumhuriyeti Devletinin toprak bütünlüğünü ve Türk Milletinin haklarını savunmak üzere bulunan Türk Silahlı Kuvvetlerinin göstermekte olduğu savunma faaliyetlerini terörist faaliyet olarak gösteriyorlar. Suriye’nin Halep kentinde yaşanan çatışmalara karşı DEM Parti öncülüğünde Diyarbakır’da yürüyüş düzenlendi. Yürüyüşün ardından açıklama yapan DEM Parti, Halep’te Kürtlere yönelik saldırılara karşı Türkiye’nin birçok kentinde eylemler düzenlendiğini belirterek, “Bugün sadece Amed’de değil, Kürdistan’ın ve Türkiye’nin birçok yerinde demokrasi güçleri, Halep’te Kürtlere yönelik saldırılara sessiz kalmayacaklarını göstermek için yürüdü” dedi. Barzani ve Talabaniler ise gerçekleri ters yüz ederek, Kürtlere soykırım yapılıyor dediler.
Türkiye bir savaşın içinde olsa başımıza ne geleceği, nasıl bir yalanların içine düşüleceği görülmüştür. İç cephenin dağınıklığı dış mihrakların bölge planlarıyla birleştiğinde ikinci bir Sevr yaşanması kaçınılmaz görünüyor.
Ne yapılabilir?
Ürdün dışında Umman gibi diplomatik ağırlığı olmayan, ya da Tunus ve Fas gibi bölgenin uzağındaki ülkeler bir yana bırakılırsa, hiçbir Arap ülkesi gerçekte Siyonist rejimle kalıcı bir barış anlaşmasına yanaşmadı. İsrail yaptığı katliamlarla varoluş mücadelesinin içine düştü ve yalnızlaştı. Bölgemizde İran, Mısır ve Suudi Arabistan önemlidir ve belirleyicidir. İran hariç iki ülke, ABD yanlısı politikada ısrar etmesi halinde hem iç muhalefet tarafından zorlanacak hem de Suriye ve Filistin’den ve bir bütün olarak da anti Siyonist, anti emperyalist Arap kitlelerinin daha etkili tepkisiyle karşılaşıp daha çok soyutlanacaktır. Bir bütün olarak tüm Orta Doğu ve Arap dünyasındaki anti Siyonist, anti emperyalist kitleler tarafından mahkûm edilmekten kurtulamayacaklardır.
S. Arabistan’ın bir çeşit ABD askeri üssü durumuna gelmiş gerici rejimi, Arap kitlelerinin gözünde neyi ifade ettiğini tahmin etmek zor değildir. Kutsal toprakların Siyonizm’in destekçisi bir emperyalist gücün ‘askeri üssü’ haline gelmesinin orta ve uzun vadede anlayışla karşılanması da beklenemez. İran molla rejimi ve Mısır dikta yönetimi ile iş birliği kolay değildir. Ancak Türkiye’nin geçici de olsa bu üç ülke ile bir araya gelme zorunluluğu vardır. Esasen arkasına ABD donanmasının altıncı filosunu takmış İsrail’in askeri ittifakı, bölgedeki rejimler ve halklar için açık bir tehdit oluşturuyor. Durum böyleyken bölgedeki devletlerin ve orada yaşayan kitlelerin artık ‘hiçbir şey olmuyormuş gibi’ davranmaları mümkün değildir. Bölge halklarının mevcut saldırıya karşı ayağa kalkmaları halinde ilk hedefin bizzat gerici Arap rejimleri olması şaşırtıcı olmayacaktır. Ancak eğer bölge halkları petrol kozunu da kullanarak ABD dışındaki emperyalist ülkeleri en azından “tarafsızlığa” zorlayabilirlerse, ilk anda bölgenin sömürgeci-emperyalist unsurlardan temizlenmesinin yolu açılabilir.
Bu yöndeki gelişmelerin seyri, bölgenin ezilen, sömürülen, aşağılanan emekçi kitlelerinin mücadele yeteneğine ve politik diplomatik basiretine bağlı olacaktır. Unutulmasın ki, emperyalistlerin gücü, ezilen sınıfların, kitlelerin ve halkların kendi güçlerinin farkında olmamalarından ve gereğini yapamamalarından kaynaklanıyor. Bu durumun sonucunda esasen hiçbir güce sahip olmayanlar diğerlerinin kendi güçlerinin farkında olmamaları yüzünden “güçlü” duruma geliyorlar. Öyleyse bu uyumsuzluğa son vermek insan iradesini aşan bir şey değildir. Bu dünyanın tüm zenginliğini ürettikleri halde, sömürgeleştirilen, köleleştirilen, ezilen ve aşağılanan kitlelerin bu duruma son vermeleri gerekiyor. Bu, insanlığın ve uygarlığın geleceğini kurtarmak için de gerekli. Aksi halde insana ve doğaya düşman, hiçbir asgari etik ve insanı kaygı taşımayan burjuva uygarlığı her şeyin sonunu getirecek tehlikeli bir yolda hızla ilerliyor.
Türkiye’nin gündemi milli duyarlıklılardan uzak sorunlarla boğuşmakla geçiyor. Türkiye için en uygunu, kayıpları kazançlarından daha fazla olduğu daha işin başında görülebilecek böyle bir şer ABD ittifakından vakitlice çekilmektir. Aksi halde, bölge halklarına karşı bir emperyalist komploda rol almanın ağır sonuçlarına katlanmak kaçınılmaz olabilir.
Bugüne kadar yanlış politikalarla gelinen yıkım yolunda belki son çıkış budur. Kurucu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün dış politikalarını, yönetim kademesinde bulunanlar için tekrar hatırlama zamanı gelmiştir.