Sun Savunma Net olarak bağımsız içeriklerimizi ücretsiz sunabilmek için reklam gelirlerine ihtiyaç duyuyoruz. Lütfen sitemizi desteklemek için reklam engelleyicinizi devre dışı bırakın ya da sitemizi beyaz listeye (whitelist) ekleyin.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun son dönemde yaptığı açıklamalarda Türkiye’ye yönelik eleştirilerin tonunun yükselmesi dikkat çekiyor. Bu söylem artışı, yalnızca ikili diplomatik gerilimle açıklanabilecek bir durum değil; aksine Doğu Akdeniz enerji rekabetinden Gazze savaşı sonrası bölgesel denklem arayışına, NATO dengelerinden iç siyaset hesaplarına kadar uzanan çok katmanlı bir stratejik arka plana dayanıyor.
Türkiye–İsrail hattındaki en görünür gerilim başlığı Gazze. Türkiye’nin İsrail’in askeri operasyonlarına yönelik sert diplomatik tepkileri, Netanyahu hükümetinin Ankara’yı doğrudan eleştirmesine neden oluyor. Ankara, Filistin meselesinde siyasi ve insani vurguyu artırırken; Tel Aviv yönetimi bu tutumu “tek taraflı” ve “bölgesel pozisyon alıcı” olarak nitelendiriyor.
Netanyahu’nun Türkiye’yi hedef alan açıklamaları, İsrail kamuoyuna yönelik bir iç siyaset mesajı da taşıyor: “Bölgesel baskılara boyun eğmiyoruz.” Özellikle savaş dönemlerinde liderlerin dış aktörleri söylemde hedef alması, iç konsolidasyon aracı olarak sık görülür.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı politikası ve enerji arama faaliyetleri, İsrail açısından doğrudan jeostratejik bir başlık. İsrail, son yıllarda Yunanistan ve GKRY ile geliştirdiği enerji iş birliği çerçevesinde Avrupa’ya gaz ihracatı ve enerji altyapısı projelerini destekliyor.
Türkiye ise hem Libya ile yaptığı deniz yetki alanı anlaşması hem de “Mavi Vatan” yaklaşımıyla farklı bir harita ortaya koyuyor. Bu durum, özellikle deniz yetki alanları ve olası enerji koridorları konusunda Ankara–Tel Aviv hattında örtük bir rekabet yaratıyor.
Netanyahu’nun Türkiye’ye yönelik eleştirilerinin arka planında, Doğu Akdeniz’de oluşan enerji–jeopolitik bloklaşma da önemli bir faktör.
Türkiye ve İsrail, Suriye dosyasında doğrudan çatışma içinde olmasalar da farklı güvenlik önceliklerine sahip iki aktör. İsrail, İran’ın Suriye’deki varlığını sınırlamaya odaklanırken; Türkiye sınır güvenliği ve PKK/YPG tehdidine karşı askeri operasyon yürütüyor.
Bölgesel denklemin yeniden şekillendiği bir dönemde, her iki ülke de Orta Doğu’da “etki alanı” mücadelesi veriyor. Bu durum zaman zaman dolaylı söylem gerilimine dönüşebiliyor.
Türkiye bir NATO üyesi. İsrail ise ABD’nin bölgedeki en yakın müttefiki. Washington’un Orta Doğu’daki politika tercihleri, Ankara–Tel Aviv ilişkilerini dolaylı biçimde etkiliyor.
Netanyahu’nun Türkiye’ye yönelik sert açıklamaları, ABD kamuoyuna da bir mesaj niteliği taşıyabilir: “Bölgesel dengelerde İsrail’in yanında durulmalı.” Özellikle Kongre çevrelerinde Türkiye’ye yönelik eleştirilerin zaman zaman artması, bu söylemin jeopolitik bir arka plana sahip olduğunu düşündürüyor.
Netanyahu’nun iç politikada yargı reformu, güvenlik krizi ve savaş sonrası toplumsal tartışmalarla karşı karşıya olduğu bir süreçte, dış politik söylemin sertleşmesi şaşırtıcı değil. Türkiye gibi bölgesel bir aktöre yönelik eleştirel tutum, taban konsolidasyonu açısından kullanılabilir bir araçtır.
Bu durum Türkiye tarafında da benzer biçimde okunabilir; karşılıklı söylem sertleşmesi, diplomatik alanın daralmasına yol açsa da iç politikada karşılık bulabiliyor.
Netanyahu’nun Türkiye’yi hedef alan açıklamaları tek bir nedene indirgenemez. Gazze savaşı, Doğu Akdeniz enerji rekabeti, bölgesel güç mücadelesi, ABD dengeleri ve iç siyaset faktörleri birlikte değerlendirildiğinde; bu söylemin stratejik bir arka plana dayandığı görülüyor.
Ancak tarihsel deneyim gösteriyor ki Türkiye–İsrail ilişkileri tamamen kopmaktan ziyade dalgalı bir seyir izliyor. Diplomatik kanalların açık kalması, hem enerji hem güvenlik hem de ticaret açısından iki ülke için de rasyonel bir tercih olmaya devam ediyor.