Açık

Süzme Bal Dönemi – Dört Büyük Efsane

GÜNCEL POLİTİKA - 24 Kasım 2021 23:19 A A

Süzme Bal Dönemi – Dört Büyük Efsane

 

 

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 24 Kasım 2021

 

Aşağıda; TBMM tutanaklarından alınan, Sayın İlhan Kesici tarafından, TBMM’nin 42’nci birleşiminde, 16 Aralık 2016 tarihinde yapılan, TBMM-2017 Yılı Bütçe Konuşması’nı okuyabilirsiniz.

 

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2017 yılının bütçesi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini arz etmek üzere huzurlarınızda bulunuyorum. Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, sözlerimin başında, bu bütçenin milletimiz için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum, Allah çok daha güzel bütçeler hazırlamak ve uygulamak nasip etsin.

Değerli milletvekilleri, cumhuriyet tarihimizin en zor, en sıkıntılı günlerinden geçtiğimiz kanaatindeyim. Etrafımızda, komşularımızda, yaklaşık 1000, 1.500 kilometrelik sınırı olan komşularımızda, on seneden fazla bir zamandan bu yana, on dört, on beş senelik bir zaman dilimi içerisinde hem sıcak savaş hem iç savaş mahiyetinde çok ciddi işler olmaktadır. Bu sıcak savaş, iç savaşın içinde bir milyondan fazla insan ölmüştür, beş milyon civarında insan sakat kalmıştır, 10 milyon civarında insan yerinden yurdundan, evinden barkından olmuştur; bunun dört milyon civarında bir insan grubu da bizim ülkemize, memleketimize iltica etmiş, sığınmıştır. Çok ciddiye almak lazım, yani son dönemlerin en ciddi hadiselerinden birisidir. Henüz süreç tamamlanmamıştır, bunun hangi süreçte tamamlanacağını tahmin etmekte güçlük çekeriz.

Suriyeli Sığınmacılar – Süreç ne zaman tamamlanacak?

 

İkinci bir bölümü içimizle ilgilidir, terör hadisesidir. Terör, çok azmış, azdırılmış bir terör mahiyetindedir. Şimdiye kadar karşılaştığımızın çok ötesinde bir mahiyet kazanmış durumdadır. Ben, Sayın Başkanımızın da biraz önce ifade ettiği gibi, en son İstanbul’da meydana gelmiş olan menfur hadiseden itibaren cümle şehitlerimize, taa Asala terörüne kadar uzanan bir süreç içerisinde cümle şehitlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet niyaz ediyorum; Allah rahmet eylesin, cümlesinin mekânı cennet olsun, makamları ali olsun, sebep olanlar kahrolsun.

Bir üçüncü hadise değerli milletvekilleri, darbe. Yani 21’inci yüzyılın neredeyse birinci çeyreğinin sonuna yaklaşmışız ama bundan beş ay kadar önce 15 Temmuzda ülkemiz bir menfur darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kaldı; bunu da ciddiye almak lazım her hâlde.

Bir başka hadise: En son iki gün önce bir gazeteci arkadaşımız, Hüsnü Mahalli Bey, devlet büyüklerine hakaret ettiği gerekçesiyle, ondan itibaren bir yığın gazeteci tutuklu olarak yargılanmaya başlanmışlardır. Bizim kanaatimiz odur ki bu yargılanmaların yapılıp yapılmaması ayrı bir bahistir ama bunların neredeyse çok büyük bir bölümü, milletvekilleri de dâhil olmak üzere, tutuksuz yargılanabilecek durumdaki insanlardır. Bu da son günlerin sıkıntılı alanlarından birisidir.

Ekonomimiz her ne kadar iktidar partisi yöneticilerinin, Sayın Cumhurbaşkanımızdan itibaren Sayın Başbakanımız dâhil, bütün Hükûmet sözcüleri dâhil, çok ballandıra ballandıra anlattıkları bir ekonomik durum olmuş olsa bile uluslararası organizasyonlar son beş senedir Türkiye’yi en kırılgan 5 ülke içerisinde nitelendiriyorlar. Son üç senede de bu, 5’ten aşağıya doğru indi, en kırılgan 3 ülkeden birisi, hatta bazı şeylere göre de 1’incisi olarak tavsif ediliyor. Bütün bunlar ciddi olaylardır.

Şimdi, bunların üstüne bir de içinde bulunduğumuz hâl var, ilan edilmiş olan OHAL var, Sayın Cumhurbaşkanımızın telaffuz ettiği, henüz ne şekil alacağını bilmediğimiz bir de seferberlik hâli var. Bütün bunları topladığımız zaman, Türkiye’nin ne kadar ciddi bir durumla karşı karşıya olduğu net olarak anlaşılır.

Bütün bunların sonucunda ne oluyor? Özellikle iktidar partisi yöneticilerinin ve Hükûmetimizin inanmalarını istiyorum ki çok ağır bir karamsarlık hâkim Türkiye’nin üstünde. Bunu belki arkadaşlarımız, iktidar partisindeki arkadaşlarımız yeteri kadar algılamıyor, algılayamıyor olabilirler ama çok ağır bir karamsarlık var, çok ağır bir umutsuzluk var, çok ağır bir gelecek endişesi ve gelecek korkusu var. İnsanlar -Allah sizi inandırsın- yani en küçük iş dünyasından yani bir berber dükkânından diyelim en büyük holdinge kadarki bir spektrum içerisinde hiç kimse ertesi günün, yarının nasıl olacağını tahminde herhangi bir berraklık içerisinde değil. Ben bunları biraz da şunun için söylüyorum: Hükûmetimizin bu hâli yeteri kadar algıladığını görmüyorum. Zaten konularla ilgili, geldiğimiz zaman, birkaç tane de küçük örnek vermeye çalışacağım.

Değerli milletvekilleri, yaklaşık on küsur gündür Genel Kurulda konuştuğumuz bütçe, işte, devletin gelirleri, devletin harcamaları nasıl toplanır, nasıl harcanır vesaire bütün bunlarla tarif edilebilen bir şeydir ama ben bir arkadaşımdan öğrendiğim yeni bir tabirle yeni bir bütçe tarifi getirdim, o da rızık, Türk milletinin rızkı, 80 milyonun rızkı. O yüzden, buradaki paraların hem nasıl toplandığına dair hem nerelere harcandığına dair çok fazla hassas davranmamız lazım geldiği kanaatindeyim.

Şimdi, AK PARTİ’nin… Belki de, Allahualem olur, olmaz, onu henüz bilmiyoruz; bu parlamenter sistem değişecek mi, değişmeyecek mi, değişirse nasıl hâl alacak, o henüz meçhul bizim için ama Allah bilir, bu parlamenter düzen bu bütçe itibarıyla son düzen olmuş olabilir. Bu bakımdan, teker teker bu yılın bütçesinin bazı rakamlarının üstünden gitmek yerine ben AK PARTİ yöneticilerimizin sevdikleri bir tabirle, “Nereden nereye?” gibi bir yaklaşım içerisinde, 2003 ile 2016, bu yılın Ekim ayı itibarıyla yani bir iki ay öncesi itibarıyla ekonomik performansını arz etmek istiyorum, sunmak istiyorum.

Bunlardan -son beş senedir hiç konuşulmuyor bu ama bir ara çok konuşulan tabirlerden birisiydi- ekonomide ulaşılmış olan, Türkiye’yi getirmiş oldukları noktayı –işte, o zaman henüz “Rabia” lafı yoktu, olsaydı herhâlde onda da Rabia tarzında bir işaretle anlatırlardı- dört efsaneyle tavsif ediyorlardı.

Bunların birincisi, bir: “Türkiye’yi ekonomik büyüklük itibarıyla dünyanın 17’nci büyük ekonomisi yaptık.”

İki: “Türkiye millî gelirini dört kata katladık, dörde katladık.”

Üç: Yine, buna bağlı olmak üzere, “Türkiye’de kişi başına düşen millî geliri dörde katladık.”

Dört: “IMF’ye olan borcu sıfırladık.” Ama “Bu IMF’ye olan borcu sıfırladık.” aynı zamanda, sanki öyle takdim edilir ki yani dış borcu filan da sıfırladık yani kamunun dış borcu vardı, onu da sıfırladık gibi, mündemiç gibi, içinde onu da ihtiva ediyor gibi, muhtevi gibi takdim edilen bir şeydi. Ben bu süreç içerisinde bunlara da temas edeceğim. En kolayından başlamak istiyorum: En kolayı, bu 17’nci büyük ekonomi hâlidir.

Kaynak: YouTube,Ülkelerin 1980-2023 yılları arasında gösterdiği interaktif sıralamayı https://www.youtube.com/watch?v=O1WC2Sl2jgglinki üzerinden izleyebilirsiniz.

Değerli arkadaşlar, bu ekonomileri hepimizin, bütün dünyanın aynı kaynaktan öğrendiğimiz, takip ettiğimiz birkaç tane müşir kaynak var. Bunların bir tanesi Dünya Bankası, bir tanesi IMF’dir, bir tanesi OECD’dir vesaire. Bu, daha çok millî gelir, kişi başına düşen millî gelir, ülkelerin büyüme hızları gibi bilgiler Dünya Bankası raporlarında daha çok değerlendirilen bilgilerdir. Arkadaşlarımız bu Dünya Bankasının her yıl yayımladığı -İngilizcesi için bağışlamanızı diliyorum: “World Development Report”, Dünya Kalkınma Raporu- Dünya Kalkınma Raporu’nun 1991, 1992, 1993 yıllarına bakılırsa, orada 1991 yılı itibarıyla Türkiye’nin millî geliri itibarıyla dünyanın 16’ncı, 17’nci büyük ekonomisi olduğunu bilinir. Yani AK PARTİ henüz daha o zaman kurulmuş falan değildir, AK PARTİ’nin şimdiki yöneticilerinin o zaman henüz böyle yönetici olacakları filan da belli değildir ama 1991’den itibaren biz 16’ncı, 17’nci büyük ekonomiyiz. Burada yirmi senedir aşağı yukarı niye böyle devam ediyoruz? Bizim önümüzdeki ülke ile bizim hemen bir arkamızdaki ülkenin arasında nüfusları itibarıyla büyük bir fark var. O yüzden birisi birisini kolay kolay geçemedi, o yüzden böyle geldi yani 1991’den işte, şu geçen yıla kadar ama bu yıl 18’inci olduk. Muhtemelen önümüzdeki yıl bu yılın ortalama kuru son kurdaki gelişmeler itibarıyla birazcık daha oynar ise -ortalama kuru ne kadar etkileyeceğini henüz göremiyorum ben- belki de, Allahualem, arkamızda 8 milyon nüfuslu İsviçre var, İsviçre’nin geçen seneki rakamı 697 milyar dolar idi, eğer birkaç milyar dolarlık bir oynama olursa İsviçre de gelir bizi geçmiş olur; onu temenni etmeyiz.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bu ekonomiyi değerlendirmeyle ilgili olmak üzere, tabii, yüzlerce parametre falan var, bunun hepsini tadat etmek, teker teker bakmak doğru da değildir, yaklaşım itibarıyla da doğru değildir. O yüzden bu daralır, daralır, daralır, daralır, daralır, bir tek maddeyle izah etmek mümkün olabilir, o da yıllık ortalama büyüme hızı veya yıllık ortalama kalkınma hızı. Biz buna “kalkınma rakamı” dersek bence daha doğru bir laf etmiş oluruz. Onunla ilgili, çok göstermeyeceğim ama -zaten bu tür tabloları göstermek de o kadar şey olmayabilir ama- birkaç tane huzurlarınıza tablo getirdim, bu hem televizyondan görünmesi sadedinde doğru düşündüğüm bir şey hem de hiç olmazsa ön sıralardaki arkadaşlarımızın görmeleri bakımından, belki orta ve arka sıralardaki arkadaşlarımız göremeyebilirler. Bunlardan bir tanesi şöyle bir tablo. Bu, bütün cumhuriyet döneminin -şöyle alayım, beni de kapatmış olmasın- dönemler itibarıyla yıllık ortalama büyüme hızları. Bunlardan bir tanesi, hâliyle en son bölümü AK PARTİ’nin 2003-2016 tahminî olarak -hatta biraz da normalinden, gerçekleşmesinden 1 puan da fazla koydum ben- büyümesini de kattığımızda her yıl üst üste AK PARTİ döneminde, 2003-2016 yıllık yüzde 4,6 büyüme elde edilmiş. Bu rakam iyi midir, kötü müdür; az mıdır, çok mudur; onu henüz yeteri kadar bilmiyor olabiliriz. Bunun ilk dört yılını çıkarırsak -neden çıkardığımızı başka bir münasebetle arz edeceğim ben- son on yıl süzme bal AK PARTİ dönemidir. Neden “süzme bal AK PARTİ dönem” diyorum? İki sebepten.

Bir: Sayın Cumhurbaşkanımız Başbakanken de “Bu bizim ustalık dönemimiz.” yani “İlk dört yıl çıraklık dönemimiz.” diyordu, ondan sonraki dönem, 2007’den itibaren ki dönem “Ustalık dönemimiz.” diyordu; bir bu sebepten.

İki: O andan itibaren, 2007’den itibaren, Cumhurbaşkanından itibaren bütün Türk devleti neredeyse AK PARTİ’nin elinde olmuştur. Yani Cumhurbaşkanı AK PARTİ, Başbakan AK PARTİ, Meclis Başkanı AK PARTİ, arkamızdaki Bakanlar Kurulu AK PARTİ, Meclisin çoğunluğu AK PARTİ, neredeyse bütün büyükşehir belediye başkanlıkları vesaire AK PARTİ, tam süzme bal AK PARTİ dönemi denilebilir. Bu on yılın ortalama her yıl üst üste büyüme hızı yüzde 3,3.

Değerli milletvekilleri, bu çok zayıf bir büyüme hızıdır. Yani Türkiye geleneği itibarıyla da çok zayıf bir büyüme hızıdır; Türkiye’nin normali itibarıyla da, dünyanın normali itibarıyla da. Hele bu 2000’den itibaren dünya, 2000’den önceki dünyaya nispetle çok daha büyük büyüme hızları elde etti. İki tane sebebi var.

Bir: Dünyanın yarı nüfusu 2000’den önce neredeyse dünya ekonomik sisteminin içinde değildi yani Çin, Hindistan, Sovyetler Birliği. Bunların nüfusu, dünya şimdi 7 milyarsa 3,5 milyar sadece bu ülkelerde var yani. Onlar dünya ekonomik sisteminin içerisine entegre oldular.

İkincisi de: Yine dünyanın görmediği kadar büyük şeyler, büyük yabancı sermaye hareketleri olmaya başladı, Türkiye’de bundan herkes istifade etti, Türkiye de bundan istifade etti.

2009-2015 tarihleri arasında maliye bakanı olarak görev yapan Mehmet Şimşek

Şimdi, benim bu sıralarda gözlemlediğim hususlardan bir tanesi -Sayın Maliye Bakanımızın da gözünde öyle hisseder gibi oldum biraz önce o tarafa doğru bakarken- Türkiye çok bölündü, daha doğrusu böldüler. Bu “böldüler”den muradım, böyle fiziki olarak bölmek filandan daha çok, zihniyetler itibarıyla çok böldüler, ötekileştirmeler itibarıyla ötekileştirdiler; mevcut olanları da daha çok artırdılar, yabancılaştırdılar, yalnızlaştırdılar vesaire, itildi filan. Fakat şimdiye kadar rakamların üstünde bu kadar bölünme olmazdı. Şimdi, rakam söylediğimiz zaman da neredeyse aynı rakamı konuşuyor olduğumuz zaman bile farklı farklı şeyler elde ediyoruz. Buna da dikkatinizi çekmek istedim.

Kıbrıs Barış Harekatı- 20 Temmuz 1974

Bu tabloya geçmeden, bağışlayın, tabii, en önemli bölümünü anlattım. Yani, demek ki on dört yılın ortalaması yüzde 4,6; son on yılın ortalaması yüzde 3,3; son beş yılın ortalaması 3,2. Bu sene büyüme 4,5’ten başladı, 3,3’e indi; 4,5; 4; 3,3; şimdi 3,2; 3,2’nin de altına doğru gidiliyor filan. Peki, bunu neyle mukayese edelim yani az mı, çok mu; iyi rakam mı, büyük rakam mı, küçük rakam mı? Mesela, şöyle bir dönemle mukayese edebiliriz: Bizim çok partili düzene geçtiğimiz yıl, 1946 yılı. 1946 yılından 2002 yılına kadar, AK PARTİ iktidara gelinceye kadarki elli yedi yıllık bir dönem var. Bu elli yedi yıllık dönemin içinde neler var? İkinci Dünya Savaşı’nın olumsuz etkileri devam ediyor; 1960 ihtilali, 1971 darbesi, 1980 ihtilali; 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, bu münasebetle Türkiye’ye konulmuş olan ekonomik ambargo; petrolün varilinin 1970’lerde 1 dolar, 1980’lerde 36 dolar, daha yukarıya doğru 100 dolar olduğu, 1 dolardan 100 dolara çıktığı bir dönem; 1994 krizi, 2001 sizin mevcudiyet sebebiniz, daha doğrusu, AK PARTİ’nin -ben öyle bakıyorum- neredeyse bir anlamda mevcudiyet sebebi olan 2001 krizi filan da bütün bunlar bunun içinde; 5 partili koalisyonlar, 6 partili koalisyonlar da var. Bütün bunların ortalaması, ortalama büyüme hızı yüzde 5,1. Allah Allah! (CHP sıralarından alkışlar) Yani, dünyanın en iyi dönemlerinde “Böyle uçurduk. 4 tane büyük efsane yarattık.” vesaire filan denilen dönemde 3,2; 3,3’ler, en kabadayı 4,6’lar ama şu saydığım bütün bir spektrum içindeki büyüme hızı yüzde 5,1.

Buna bir tane, bir başka dönemi, izin verirseniz, güzel bir anı hatırlatma sadedinde arz etmek istiyorum, o da mesela 1923-1938. Elbette ekonomiler küçükken büyüme hızları daha büyük filan olabilir ama onun da içinde ne var, 1923-1938’in içinde şu var: Balkan Harbi, Cihan Harbi, Millî Mücadele, İstiklal Harbi; on senede Türkiye en kıymetli gençlerini, varlıklarını, okumuş insanlarını kaybetmiş; kaybettikleri şehit olmuş, olmayanlar sakat kalmış, yaralı kalmış yani bir ekonomik, iktisadi anlamda genç nüfusu da kalmamış. İçine 1929-1932-1933 Büyük Cihan Buhranı da girmiş. Bütün o döneminde yıllık ortalama on beş sene üst üste her yıl yılık ortalama büyüme hızı da yüzde 7,3. (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, değerli milletvekilleri, buradan öbür ikinci büyük efsaneye geliyorum, hem millî geliri itibarıyla “Millî geliri 4’e katladık, 5’e katladık.” hem de hâliyle onun kişi başına yansıması itibarıyla “Kişi başına millî gelir…” Ha, bunun arkası da görünüyor, eyvah! Arkasına da yazmışım, görünüyormuş buradan. Neyse Allah’tan fazla bir şey yok, bütçe, evet. Önden göstereyim daha iyi.

Bu da kişi başına düşen millî gelir, bir diyagram. Buradaki maviler, görebilen arkadaşlarımız için çok şey değil, hem biraz renk katsın hem başka amaçla yaptığımız bir çalışmaydı o, sabit fiyatlarla kişi başına düşen millî gelirdir yani. Kırmızılar da her yılın kendi cari fiyatlarıyla…

Şimdi Mehmet Şimşek Bey’i demin gördüm, burada, evet. Şimdi, bizim arkadaşlarımızın bir bölümü yani Bakanlar Kurulundaki arkadaşlarımızın bir bölümü, görevden ayrıldıktan sonra veya görevden alındıktan sonra doğru söylüyorlar. Mehmet Şimşek Bey’in geçenlerde mesela bir şeyi vardı, diyor ki: “Kalıcı olarak işsizliği yüzde 10’un altına indirebilmek için yapısal reformlar yapmak lazım.” El Hak, çok doğru. Başka bir münasebetle iş tasarruf oranının yüzde 14’ler civarına düştüğünü, bunun çok düşük bir rakam olduğunu, tekrar yüzde 20’lere, 20’lerin üstüne çıkılması lazım geldiğini söylüyorlar. El Hak, çok doğru. Fakat görevdeyken söylemiyorlar, her ne hikmetse böyle bir münasebetle görevden ayrıldıktan veya alındıktan sonra falan söylüyorlar. (CHP sıralarından alkışlar)

MUSTAFA ILICALI (Erzurum) – Görevdeyken söylüyor ya.

Solda; 2015-2017 AKP Hükümetinde başbakan yardımcılığı görevini yapan Yıldırım Tuğrul Türkeş, sağda ise MHP genel başkanı Devlet Bahçeli

BAŞBAKAN YARDIMCISI YILDIRIM TUĞRUL TÜRKEŞ (Ankara) – Burada, görevde.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Ben şimdi oradaki tarifi şöyle yaptım: Görevdeyken… Gerçekten görevdeyse ama şimdi burada makamda. (CHP sıralarından alkışlar) Mehmet Şimşek Bey’in bağışlamasını da diliyorum, ben kendisini de seviyorum ayrıca ama makamda. Bir makamı var, Başbakan Yardımcısı, elbette çok kudretli bir şey ama evet… Şimdi, böyle olsun yani. (CHP sıralarından alkışlar) Şimdi, bu ayrıma da arkadaşlarımız dikkat etsinler.

Şimdi, değerli arkadaşlar, şu kırmızılara bakarsak -parmağım kapatmasın- mesela 2008 yılı -şuradan itibaren 2008, hepsini teker teker doldurursak olmuyor- 2008’den itibaren şu kırmızı çizgiler hep aynı görünüyor. Sayın Genel Başkanım, siz de görüyorsunuz herhâlde?

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) – Görüyorum.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Sayın Başkan, efendim siz görebiliyor musunuz oradan?

DEVLET BAHÇELİ (Osmaniye) – Görüyorum.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Bu hep böyle, buradan hep böyle görülüyor yani 2008, 2009, 2010, 2011, 2012, 2013, 2014, Allah ne verdiyse hep aynı rakam ya.

MUSTAFA ILICALI (Erzurum) – Bir yanlışlık vardır.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Bir yanlışlık olmalı. Şimdi, o yüzden bu çubukların üzerinde rakam da yazıyor, televizyonlar görüyor, görsün diye de yazıldı. Biz de burada, bu sıralarda çok oturduk, şerefle. Oradaki arkadaşlarımızı da çok kutlarım ben, severim de orada oturan arkadaşlarımızı. Onların bilgisayarları ellerinde -eskiden yoktu biz oturduğumuz zaman filan ama- bu rakamları ben Sayın Meclis Başkanımıza, Aziz Başkanımıza da takdim edebilirim buradan ayrılırken veya onlar görürler, gelirler isterler, ben veririm bir ilgilisine. Bu rakamların bir tanesinde herhalde bir hilaf olmalıdır mesela yani değil mi? Olduktan sonra da işte, biz çok mahcup oluruz bu piyasalarda.

Şimdi, bu ne demek? Yedi sene yerinde sayıyoruz. Ya, Allah’tan korkun yani. Buna bir ara -şimdi çok telaffuz etmiyorlar- bir laf buldular “orta gelir tuzağı” diye bir laf buldular buna. “Ya, bu orta gelir tuzağına düştük biz. İşte, bundan çıkmak…” Bu ne biçim tuzaksa yani; yiğit olan adamın işi, orta gelir tuzağıysa tuzak, ondan çıkmak; her neyse ondan çıkmak. Bu patinaj. Peki, patinajdan sonra son iki üç senesi ne oldu? Tekrar ben göstereyim -bağışlayın- tekrar böyle inmeye başladı, öyle değil mi? Artık, patinaj hâli de bitti, aşağı doğru inmeye başlıyor. Bu şu demektir değerli arkadaşlar: Mevcut AK PARTİ yönetimi, ilgilileri, Bakanlar Kurulumuz, bürokrasimiz artık tıkanmış hâldedir. Çünkü bu çok uzun bir zaman. On dört sene gerçekten… Bütün dünyada verimli yöneticilik süresi olarak altı buçuk yıl filan gibi görünüyor. Yani, bir başka bahis olmakla birlikte arz ediyorum. O yüzden de böyle cumhurbaşkanlarının süreleri çok uzun süreler filan olmaz. İşte, altı buçuğu yediye tamamlamışız biz, yedi etmişiz. Efendim, işte, Amerika iki tane dört etmiş, sekiz etmiş. Çünkü ondan sonra artık, yeni bir heyecan, yeni bir ruh, yeni bilgi, yeni görgü filan gelmiyor.

Şahap Kavcıoğlu Bayburt milletvekilliği günlerinde

ŞAHAP KAVCIOĞLU (Bayburt) – Almanya kaç? Yani, işinize gelen şeyleri söylüyorsunuz. Avrupa’yla da karşılaştırın.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Yok, yok.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bunlar böyle geldi, geldi, geldi.

Bir başka tablo, bu ya son ya sondan bir evvelki tablo -fazla şeyinizi almayacağım- bu da bir başka tablo. Çubuklar burada aşağıya doğru. Sebebi şu: Bu açık yani dış ticaret açığı, kırmızı olan dış ticaret açığı; mavi olan cari işlemler açığı, yeşil olan da -niye öyle gelmişse- faiz ödemeleri, faize ödediğimiz rakamlar. Bu rakamlar çok büyük değerli arkadaşlar. Yine -AK PARTİ bürokrasisi demeyelim ama ekonomi bürokrasimiz diyelim- hem ekonomi bürokrasimize hem Hükûmetimize arzımızdır aynı zamanda. Şimdi, bu on dört senenin toplamında biz aşağı yukarı 2,4 trilyon dolar ithalat yapmışız, olabilir. 1,6 trilyon dolar ihracat yapmışız ama bizi ilgilendirecek olan bölümü 773 milyar dolar dış ticaret açığı vermişiz. Yani cebimizde olmayan bir parayı kullanmışız bu dış ticarette. 773 milyar dolar çok büyük bir rakam değerli arkadaşlar, aziz AK PARTİ’li kardeşlerim benim, bu rakam çok büyük bir rakam gerçekten, yani bu taşınamaz. Bu ne demek? İhracatımız ne kadardı? 1,6 trilyon dolar, bu ne kadar 800 milyar dolara yakın yani her 100 dolarlık ihracat yaptığımızda onun yarısı kadar da dış ticaret açığı veriyoruz; bu çok.

Peki, bu bizi nereye götürmüş? İşte, o daha önceki, 1994 ve 2001 yılları krizine sebep olan bir rakam var, cari işlemler açığı, 511 milyar dolarlık cari işlemler açığına götürmüş. Tabii, bunu biz neyle taşıyacağız? Yani, bu cari işlemler açığı çok önemli olmayabilir, efendim, finanse edildiği sürece çok dert edilmeyebilir diye düşündüğümüz bir rakamdır. Finanse edilmiş ama neyle edilmiş? Borçlarla. Borçlara ne ödemişiz? Faiz. Bu faizin tutarı ne kadar? 433 milyar dolar. Çok büyük, çok fazla büyük. Yani ne diyoruz biz ona: “Rant ekonomisi, faiz lobisi.” Faiz lobisi, lobi olsa olsa anca bu kadar bir şey yaptırabilir öyle değil mi? (CHP sıralarından alkışlar)

Bu 433 milyar doları bir şeyle benzetmek istiyorum ben yani bizim mesela en iftihar projelerimizden bir tanesi Atatürk Barajı’ydı. Atatürk Barajı yapıldığı yıllardaki maliyeti 2,5 milyar dolar filan civarındaydı. Şimdiki dolar fiyatlarıyla 4 milyar dolar civarında olsun, hatta 4,3 olsun, bir çarpma bölme yapacağım, o hesaba uygun düşsün filan diye o 100 tane Atatürk Barajı eder. Ne demek bu? Yani biz on dört senede 100 tane Atatürk Barajını faiz olarak ödemişiz demek. İşte, bu faiz lobisi kim ise veya faiz lobisi iş birlikçileri kim ise bu, bu demek yani. (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, Sayın Başbakanımız, yüksek hanımefendilerinin de tabiriyle yüksek bir Ulaştırma Bakanı. Benim de Devlet Planlama Teşkilatındaki uzmanlık dönemim ulaştırma, haberleşme uzmanlığıydı. O yüzden bu ulaştırma projelerini çok severim. Daha doğrusu bu mega projelere de bayılırım. Yani bu projeleri milim milim tartışmaktan bile çok büyük zevk alırım ben de. Bizimle beraber çalışmış olan arkadaşlarımız var, hem Milliyetçi Hareket Partisinin sıralarında o tür arkadaşlarımız var, bizim sıralarımızda var, AK PARTİ’de daha çok, hâliyle milletvekili çok olduğu için. Bakanlar Kurulunda, Devlet Planlama Teşkilatında beraber çalıştığımız arkadaşlarımız filan var. Bu çok lezzetli, çok zevkli bir şeydir, yani tartışma alanıdır. Şimdi, bunu şuna getireceğim. Bu Sayın Maliye Bakanımızın bütçeyi sunuş kitapçığında duble yol, bölünmüş yolun kilometresi var, 18.500 civarında filan yapıldığını söylüyor. Efendim bir evvelki Hükûmet Programında onun bir de parası vardı. O para şöyle bir şey diyordu: “100 milyar lira harcadık, 18.500 kilometre yeni bölünmüş yol, duble yol -ne kadarı duble yol, ne kadarı bölünmüş diye ayrılmış filan değil ama- yapıldı.” filan. Şimdi, bu rakamlar -detayına burada girmek istemiyorum ama çok yüksek rakamlar, çok fazla, Allah sizi inandırsın çok fazla. Yani ona böldüğünüz zaman, o zamanki kurlarına filan böldüğünüz zaman 2-2,5 milyon dolar bölü kilometre eder. Çok yüksek. Diyelim ki öyledir, bu faize ödenen parayla iftihar ettiğimiz 18.500 kilometreye ilaveten 170 bin kilometre bölünmüş veya duble yol daha yapılabilirdi. (CHP sıralarından alkışlar) Benim kendi hesabımı söyleyeyim. Suya atayım ben, bunu suya, kaldırıp suya atayım, 1 milyon kilometre yapılır bu parayla. 1 milyon kilometre duble yol, bölünmüş yol yapılır.

KEMALETTİN YILMAZTEKİN (Şanlıurfa) – Niye yapmadınız?

ABDULLAH NEJAT KOÇER (Gaziantep) – Niye yapmadınız daha önce?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Dur canım şimdi.

Şimdi, bu, bazen şöyle bir noktaya filan getirir…

HÜSEYİN FİLİZ (Çankırı) – Eskiden faiz nasıldı, eskiden? Eski faizi söyle, eski faizi söyle.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Bu işleri bazen şöyle bir noktaya getirir: Hoş bir Türkçe, Kürtçe; daha doğrusu Kürtçe değil de içinde Kürtçe, Farsça kelime de olan bir atasözü var. “Kurt ile yer, şivan ile ağlar.” diye bir laf var. Yani bir hırsızlık olur, ağılı basarlar, sonra efendim, işte, oranın çobanı -başka bir şey, neyse- kurtla beraber o parçalanmış olan şeyi yer, sonra da ağanın yanına gider. Tabii, ağılın sahibi -şivan, çoban- efendim, çobanın yanına gider bir de onunla ah vah eder, filan. Şimdi, AK PARTİ’nin iktidar ve muhalefet anlayışını ben biraz buna benzetiyorum. Bir mertebeye çıkıyorlar, bir kürsüye, iktidar oluyorlar; oradan iniyorlar, başka bir sandalyeye biniyorlar, muhalefet oluyorlar. Ben de böyle bir söze benzetmiş oldum. (CHP sıralarından alkışlar)

Eyvah, eyvah, benim başka bir şeyim vardı, biraz hızlandırayım izin verirseniz. Hüsnü Bey, senin de bana oradan bir işaret etmen lazım asıl anlatmak istediğimi anlatmam bakımından; beş dakika sonra oraya geliyorum, hızlandırıyorum.

Kur, şimdi, aldı başını gidiyor.

MUSTAFA ILICALI (Erzurum) – Bölünmüş yol hesabınız…

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Dur, vaktim daralmış, daha sonra yaparım.

Şimdi, kur aldı başına gidiyor değil mi? Açık artırmaya çıkmış neredeyse yani değil mi? 3-3,5… Bugün 3,51’di. Allahualem, şimdi nedir bilmiyorum. Televizyonlar “4 olur; 4 olur, olmaz; 5 olur, olmaz…” Açık artırmaya çıktı. Bu kur hesabını hem… Bu Bakanlar Kurulunda bulunan arkadaşlarımızın ekonomiyle ilgili bir bölümü burada, bir bölümü yok; bir bölümü eskiden varmış, şimdi yok.

Devlet, şu Onuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı hazırladılar. Yine, üstündeki karışık kuruşuk çizimleri arkadaşlarımız bağışlasınlar ama burada asıl önemli olan laf Onuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı lafı, bunun 2014-2018 tarihlerini kapsamış olması. Buradaki en önemli hesaplardan birisi, en kayda değer hesaplardan birisi kurdur. Yani bu süreç içerisinde kur ne olacaktır? İhracatımız bu olacak, ithalatımız bu olacak, büyümemiz bu olacak, filan, filan filan filan, hepsi gelir bir düğüm olur, o kur da düğümlenir aynen şimdi olduğu gibi. Bu plan 1 Temmuz 2013 yılında -demek ki 24’üncü Dönemde- bu Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiş bir plan. Bunun 2018 yılının ortalama kuru olarak verdiği rakam yani diyelim ki Ağustos, Temmuz 2018’e tekabül eder buradan iki sene sonra 1,97. Böyle bir şey olabilir mi? 1,97… Diyor ki bu Onuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı: “2018 yılının ortalama kuru 1,97 olacak.” Şimdi, kaç bu sabah?

Şimdi, değerli arkadaşlar, burada bazen AK PARTİ’li arkadaşlarımızın getirdiği bahaneler, mazeretler filan var. Yani 17-25 Aralık filan, 15 Temmuz, işte, başka, uluslararası komplolar, uluslararası bilmem neler, Suriye… Hâlbuki bu hesaplanırken bunların hiçbirisi yoktu ama hesap yanlışı var, hesap eksiği var. (CHP sıralarından alkışlar) Niye? Ehliyet, liyakat… Bizim Sayın Genel Başkanımız çeşitli münasebetlerle hemen her konuşmasında bu liyakate vurgu yapıyor, bence de çok doğru bir vurguda bulunuyor. Bunun bizim bir başka vadideki şeyimiz işin ehline verilmesi, değil mi? Nisa suresi 58’inci ayet. Bunu buradaki arkadaşlarımızdan AK PARTİ’de benden çok daha iyi bilenleri var, bizim grubumuzda da benden iyi bilen arkadaşlarımız var, ben biliyorum Milliyetçi Hareket Partisinde de var, HADEP’te de var, Halkların Demokratik Partisinde de var. Bu şöyle diyor:

Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir. Nisâ Suresi – 58’inci Ayet

(Hatip tarafından Nisa suresinin 58’inci ayeti kerimesinin okunmasına başlanması)

UĞUR AYDEMİR (Manisa) – Allah’ım sen bize neler gösteriyorsun Ya Rabb’im!

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Evet. Ne demiş?

(Hatip tarafından Nisa suresinin 58’inci ayeti kerimesinin okunmasına devam edilmesi)

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Allah emreder ki şüphesiz…

(Hatip tarafından Nisa suresinin 58’inci ayeti kerimesinin okunmasına devam edilmesi)

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Tevdi ediniz. Neyi?

(Hatip tarafından Nisa suresinin 58’inci ayeti kerimesinin okunmasına devam edilmesi)

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Emaneti. Kime?

(Hatip tarafından Nisa suresinin 58’inci ayeti kerimesinin okunmasına devam edilmesi)

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Var mı öyle bir şey? (AK PARTİ sıralarından “sadakallahülazim” sesi, gülüşmeler) Sadakallahülazim.

Şimdi, bu da orta vadeli program, 2017-2019 Orta Vadeli Programı. Bunun hazırlanma zamanı iki ay önce, değil mi? İki ay önce, taptaze bir şey yani. Her şey ayan beyan ortada. Her şey ayan beyan ortada iken bu iki ay önce hazırlanmış olan orta vadeli program da yine önümüzdeki üç yıla bakıyor, dört yıla; o önümüzdeki üç yılın içerisinde -demin ifade ettiğim- 2018 yılının ortalama kurunu veriyor. İki ay önce hazırlanmış olan program -program, evet, orta vadeli program- orada 2018 yılının ortalama kuru olarak, diyelim Ağustos 2018 için 3,30’u veriyor; Allah’tan korkun. Yani şimdi, bütün bu hesaplar böyle geldikten sonra bu büyüme hızlarının böyle düşmesi, patinaj yapmış olması yadırganacak bir şey olabilir mi? İşin ehli… Yani artık heyecan bitmiş, aküler boşalmış, aküleri dolduracak bir mekanizma olmamış; bunu böyle etmek lazım.

Bu bakımdan, değerli arkadaşlar, şimdi, Sayın Başbakanımız aşağı yukarı dört saat sonra bize, bütün muhalefet sözcülerine cevabi konuşma yapacaklar. Demek ki arada dört saatlik bir zaman farkı var yani iyi bir zaman bu. Şimdi, hem bu sıralardaki arkadaşlarımızdan bir bölümünü veya Bakanlar Kurulundaki arkadaşlarımızdan bir tanesini veya iki tanesini görevlendirebilir. Ankara’da beş tane büyük organize sanayi bölgesi var; Başkent Organize Sanayi var, Anadolu Organize Sanayi var, OSTİM var, hem Ankara’nın hem Türkiye’nin hem Allahualem, işte, Balkanların, Orta Doğu’nun en büyük mobilya sanayi sitesi var, Siteler var; İvedik var. Veya telefonla… Bu sanayi sitelerinin genellikle başkanları, yönetimleri sağdaki partilerden olur. Eskiden de Adalet Partililer oluyordu, Doğru Yolcular oluyordu, ANAP’lılar oluyordu, şimdi de AK PARTİ’liler; ben de çoğunu tanıyorum, çoğuyla da konuşuyorum. O yüzden, ekonominin içinde bulunduğu durumu, şu benim verdiğim rakamlarla değil de o sanayi odalarının başkanları, yönetimindeki insanlarla konuşsalar gerçek ekonomik resim ortaya çıkar.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bütün bunları söylemekten muradım, hem…

Allah Allah, bizim öbür fişlerimiz nereye gitmiş? Hüsnü Bey, orada mı bıraktık biz şeyi? Neyse, bıraktıysak da bıraktık. (Gülüşmeler) Evet, burada.

Benim muradım, bunların hiçbirisini, hiçbir kelimemi, hiçbir rakamımı bir muhalefet gayretiyle söylüyor değilim. Şimdi, bir laf söyleyeyim, buradan geçiyorum. Onu da şunun için söyleyeyim: Osmanlı İmparatorluğu da, bu 1800’lerden itibaren Türkiye Cumhuriyeti devleti onun bir sonucudur. Bu Türkiye Cumhuriyeti devleti şudur: 200 yıllık, 1700’den itibaren yenilmişliğimize, geri kalmışlığımıza, itilip kakılmışlığımıza karşı çare olarak, yüz sene kafa patlatarak ancak bulabildiğimiz merhemin adıdır bu Türkiye Cumhuriyeti devleti. Şimdi, onlardan bir tanesi 1800’lerin başlarında, II. Mahmut; evveli tabii 1797 Nizamı Cedit ve onu devam eden yıllar. Osmanlı devlet yöneticilerinin -Hükûmet erkânı da diyelim, Sayın Cumhurbaşkanımızdan itibaren olsun- aradıkları, buldukları işlerden bir tanesi Meclisi Meşveret kurmak, Meclisi Meşveret. Ne yani? Meşveret Meclisi. Ne yani? Danışma Meclisi. Ne yani? Yönetimdeki insanların dışında başka akıllar var ise o akıllardan da istifade etmek meclisi.

Şimdi, Hazreti Ali halife iken bir gün sohbet ediyorlardı, arkadaşlarından birisi sordu, dedi ki: “Ya Ali, içimizde en akıllımız kimdir?” Şimdi, ben bütün bu işleri böyle kitaplardan filan okurken şöyle bir huyum var, kitabın sayfasını kapatıyorum “Allah Allah, bu enteresan bir soru, hoş da bir soru, bunun cevabını ben versem nasıl veririm?” filan diye. Biraz düşündüm, bulamadım; acaba ilkokul mezunu olmayanlar mı en akıllı, doktora yapanlar mıdır, master yapanlar mıdır, Amerika’da okuyanlar mıdır; bilemedim, açtım. Hazreti Ali Efendimiz’in cevabı: “En akıllınız başkalarından en çok akıl alandır.” Güzel, değil mi?

Şimdi, ben AK PARTİ yöneticisi olan arkadaşlarımızın hiçbirisinden başka birine “Ya, sende de acaba bir kırıntı akıl var mıdır bize verecek?” diye sorduğunu, sual ettiğini, danıştığını görmedim, Allah için. (CHP sıralarından alkışlar)

Bununla bağlıyorum, başka bahse geçiyorum çünkü Şah-ı Nakşibend Hazretleri de bir gün sohbet ediyordu talebeleriyle. Talebelerinden birisi sordu: “Sultanım, cahil kime denir?” İyi bir soru. Ben yine kitabı kapattım, Sayın Başkanım. Allah Allah, cahil kime denir yani? Ya, şu mu, bu mu? Çıkamadım işin içinden, açtım. Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin cevabı: “Cahil, bilmediğini sormayana denir.” Güzel bir şey değil mi? (CHP sıralarından alkışlar)

HÜSEYİN FİLİZ (Çankırı) – Millete soruyoruz.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Evet, bilmediğini sormayana denir.

Şimdi, değerli arkadaşlar, Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri, özellikle değerli AK PARTİ’li kardeşlerim, AK PARTİ’li milletvekilleri; bunu böyle hitap etmekten muradım şudur: Türkiye’nin bu kötü gidişatında ağır karamsarlık, ağır umutsuzluk, ağır gelecek endişesi karşısında en büyük irade sizin iradeniz. Hükûmet olarak, icra olarak, Sayın Cumhurbaşkanımızdan itibaren Sayın Başbakanımız, Sayın Meclis Başkanımız, Sayın Bakanlar Kurulumuz, sayın AK PARTİ’li milletvekillerimiz; bizim irademiz yani muhalefetin toplamının iradesi, sizin iradenizin yarısı kadar bile etmiyor. Bu bakımdan, bu bilgileri, lütfen, muhalefet gayretiyle söylenmiş bilgiler, sözler olarak almayın, bunun üstünde az da olsa -yine Osmanlıca benim çok sevdiğim bir tabir var- “imâlifikr” edin yani oradan, buradan gelmiş olan bilgilerden yeni bir imalat yapalım, “imâlifikr” edelim.

Şimdi, Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu anekdotlardan biraz da cumhuriyet tarihine getirmek istiyorum sizi. Yine, Sayın Cumhurbaşkanımızdan itibaren başlamak üzere, en çok Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, kâh 1930’lara kâh 2023’lere kâh 2071’lere gidiliyor. Şimdi, bu, 1930’lara bir yol haritasıyla gidiyorlar. 1930’a dair bir yol haritası da ben çizmek istiyorum, ben götürmek istiyorum. Sene 1930’lar diyelim. Bu, 1930’lardaki Türkiye’yi değerlendirebilmek için mutlaka, bir numarada dikkat edilmesi gereken şey: “Acaba dünya ne hâldeydi bu 1930’larda? Öyle değil mi? Mesela, siyaset yöneticileri, devlet yöneticileri kimlerdi? Almanya, Hitler, koyu Nazizm; İtalya, Mussolini, koyu faşizm; İspanya, Franco; Portekiz, Salazar; Sovyetler Birliği, Stalin… Değil mi? Bunlar, böyle, milyonları öldüren, öldürmekte tereddüt filan etmeyen insanlar. Türkiye’nin siyasi hayatını değerlendirirken, o 1930’ları filan, bu perspektif içerisinde değerlendirmek lazım.

Bir anekdot; bunu, yine, bu, kadrolarla ilgili olmak üzere, deminki “işin ehline verilmesi” bahsiyle irtibatlandırmak üzere söylüyorum, arz etmek istiyorum: 1931, Dolmabahçe Sarayı, İstanbul, Atatürk’ün mutat akşam yemeklerinden birisi, 5-6 tane konuk var, o konuklardan misafirler var. Genellikle o günün konusu millî eğitim meseleleri. İstanbul’da henüz darülfünun… İstanbul Üniversitesi, üniversite reformu, üniversiteler filan konuşulacak; Millî Eğitim Bakanı Büyük Atatürk’ün hocası, tabya hocası, Mekteb-i Harbiyeden, Harbiye Mektebinden hocası, tabya hocası Esat Mehmet Efendi, güzel bir insan, Allah rahmet eylesin tabii. Şimdi, millî eğitim meseleleri konuşuluyor. Bir de genç bir adam var, 37-38 yaşında, Aydın Mebusu, Türk Ocakçı aynı zamanda, efendim, böyle, diri, atak filan, genç bir adam. Millî eğitim meseleleri filan konuşulurken Atatürk’ün hocasını biraz hırpalar gibi oluyor yani laflar sert geliyor, masanın, sofranın nezaketine filan biraz sert geliyor. Büyük Atatürk fazla… Yani “kem küm filan” tolerans… Sonra diyor ki: “Ya, genç adam, Esat Bey, Esat Efendi -o zamanki adıyla- benim bildiğin gibi tabya hocamdır Mekteb-i Harbiyeden, ben de ayrıca çok da severim, azizlerim, ikramlarım. Benim yanımda hocamı bu kadar hırpalar gibi olman iyi bir şey değil. Sen herhâlde çok yoruldun, Ankara’dan da geldin, herhâlde biraz yorgunsun. En iyisi sofradan biraz şöyle bir kenara çekilsen de istirahat etsen.” falan. Ya, makul bir şey değil mi? Biz de her gün evimizde benzer işleri yapıyoruz aslında yani. Bu genç adamın da dikleşeceği tutmuş, zaten dik bir adam, sonra göreceğiz, diyor ki: “Burası, sizin sofranız değil sadece.” “Allah Allah, ya kimin sofrasıymış?” “Burası, milletin sofrası.” “Allah Allah, ee?” “Burası, milletin sofrası, ben de bu sofradan kalkmıyorum, ben de bu sofrada oturmaya devam edeceğim.” “Peki.” Şimdi, ortalık soğudu, Atatürk ne yapsın yani, dedi ki: “Madem öyle, sen oturmaya devam et, biz arkadaşlarımızla kalkıyoruz.” Masadan kalktılar, Atatürk, uyumaya çekildi; öbür arkadaşları da dağıldılar.

Ertesi sabah oldu; Atatürk, başyaveri çağırdı, “Ne oldu akşamki arkadaş?” dedi. “Efendim, işte, gece burada sabahladı, şu sandalyenin üstünde oturdu.” “Sabah ne yaptınız peki?” “Parası yokmuş Ankara’ya gidecek.” “Ne yaptınız peki?” “Benim de cebimde 30 lira vardı, o 30 lirayı verdim, Haydarpaşa Garı’na da gönderdim –şimdi Haydarpaşa Garı’nı da elimizden alacaksınız Allah’ın izniyle- oradan da Ankara’ya uğurladık.” Büyük Atatürk’ün cevabı tabii, çok hoş, her tarafı itibarıyla öyle: “Allah Allah, adama bak, cebinde 30 lirası yok garibin, kalkıyor yani Dolmabahçe Sarayı’nda bize böyle dik dik laflar ediyor, ne muhteşem adammış.” diyor. Değil mi? Şimdi, gerçekten öyle.

Aradan iki üç ay geçti, o Millî Eğitim Bakanı olan Atatürk’ün Hocası, sağlık sebebiyle Millî Eğitim Bakanlığından ayrıldı. Millî Eğitim Bakanlığına getirilen kişi kim? Doktor Reşit Galip, işte, o adam, oradaki genç adam. Türkiye üniversite reformunun yapılması, onun Millî Eğitim Bakanlığı zamanındadır; AK PARTİ kaldırdı, ilkokullardaki “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım…”, andı yazan, onu okutan adam -büyük diyelim, adam demeyeyim, adam da şey olmuş olmasın- bu Doktor Reşit Galip.

Şimdi, değerli arkadaşlar, 1930’lar Türkiyesinde böyle bir manzara yaşanabiliyordu Türk yönetiminde. Şimdi, bunun binde birine acaba şimdiki arkadaşlarımız, şimdiki yöneticilerimiz rastlayabilirler mi? Benim kanaatim, hayır.

Şimdi, Sayın Cumhurbaşkanımızın arada bir kullandığı, böyle diklendiği zaman kullandığı bir tabir var, bazen iyi gidiyor, her zaman da iyi gitmiyor ama “Bu da böyle biline.” diyor ya. Ben de şimdi diyorum ki “Bu da böyle biline” yani.

Bizim grup da iyi seyrediyor, iyi dinliyor yani. Efsunlanmış gibisiniz yani. (CHP sıralarından alkışlar.)

Şimdi, değerli arkadaşlar, bugünle irtibatlandıracağım bu Anayasa bahsine de girecektim ben bu konuşmada. Fakat yarın, biz bütün milletvekilleri ve parti meclisi üyelerimiz Anayasa tartışmaları münasebetiyle toplanıyoruz. O yüzden mingayrihaddin olmasın diye, o toplantı ve onun sonuçları ortaya çıkmadan biz bir laf etmeyelim diye o bahsi çektim ama onunla ilgili, irtibatlı bir anekdotum var, onu da anlatayım: Bundan evvel, hem bizim grubumuz için hem özellikle diğer sağ partiler için, özellikle ifade etmek istiyorum bu hâli. 14 Mayıs 1950, biz bunu Demokrat Partinin zaferi olarak kutlarız yani “biz” dediğim, sağdan gelen insanlar olarak söylüyorum. Ben de onlardan birisiyim. 14 Mayıs 1950, asıl kutlanması gereken yer neresi? 14 Mayıs 1950 yılının sabahında veya 15 Mayısında herhâlde, Çankaya’daki köşkten, on dört sene Başbakanlık, on iki sene Cumhurbaşkanlığı, kurucu tek parti önderliğinden gelen İsmet Paşa, Hanımefendisinin elinden tutup koltuğunun altına çantasını koyup, başına fötrünü takıp gerçekten, essahtan böyle adım adım yürüyerek inen bir insan, inen bir Türk devlet büyüğü. (CHP sıralarından alkışlar) Böyle bir hadise dünyada var mı? Yani tek parti yönetiminden, ister kurucu tek parti olsun, ister tek parti olsun, bütün dünya demokrasi tarihi için söylüyorum bunu. Bir kişinin burnu kanamadan, o genel seçimlerde bir tane hadise yarattırmadan tek parti rejiminden demokrasiye geçişi bu kadar asil, bu kadar vakur, bu kadar düzgün teslim etmiş, Türkiye’de değil, dünyada bir tane devlet görebiliyor musunuz? Ben, buradan, Türk milliyetçiliğini temsil eden arkadaşlarımıza da ayrıca arz etmek istiyorum: Bu, Türklüğün, Türk milletinin, Türk devletinin, Türk devlet yapısının bütün dünya demokrasisine de bir armağanı olmalıdır.

ABDULLAH NEJAT KOÇER (Gaziantep) – Vay!

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Evet, aynen öyle. Bu, sadece Cumhuriyet Halk Partililerin, İsmet Paşa’yı sevenlerin meselesi değil, bütün Türkiye’nin bunu böyle algılaması filan lazım.

Bunun ikinci bacağı Demokrat Parti, ihmal edersek olmaz. Demokrat Partililer de büyük bir çoğunlukla o iktidarı aldılar. O iktidarı aldıktan sonra, tek parti döneminde görev yapmış olan insanlardan tek bir kişiyi mahkeme kapılarına düşürdüler mi? Düşürmediler. Niye? Devlette buna benzer hâller olabilir, devlette yaralar da olabilir, yaralar da açılabilir ama netice itibarıyla, devlet ve siyaset hayatında siyasi yaralar kaşınarak, kanatılarak, deşilerek iyileştirilmez. Ya neyle iyileştirilir? Sarılarak, sarmalanarak, merhemlenerek, okşanarak iyileştirilir. Bu da Demokrat Partinin büyük asaletidir.

Buradan iki şeye gelelim, iki noktayı birleştirmiş olalım: 14 Mayıs 1950 devir teslim merasimi, töreni, usulü, tek partiden demokrasiye geçiş, Türkiye’nin bütün dünya demokrasi tarihi için en büyük armağanıdır. (CHP sıralarından alkışlar) Bizim, Türk milleti olarak, Türk tarihi olarak büyük armağanlarımız filan var ama bunun böyle yapılması lazımdır.

Partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Şimdi, ikinci nokta şu: Tam, bugünkü Sayın Cumhurbaşkanımızın üstünde en çok durduğu noktalardan birisi, Cumhurbaşkanı partili, partisiz, partinin üyesi mi olacak, partinin başına mı geçilecek; onunla ilgili olan hadise.

1950’den önce, 1946 ve çok partili rejime geçildikten sonra Cumhuriyet Halk Partisinin yaptığı bir büyük kurultay var, 7’nci Büyük Kurultay bunun adı. Şimdiki parti kongrelerimiz ne kadar sürüyor? Bir gün, bilemedin iki gün, üç gün yapan var mı bilmiyorum, bilemedin üç gün; üç gün yok ama bir gün, iki gün tam. 1947 Kurultayı tam on sekiz gün yapılmış olan bir kurultaydır; bunun 2 tanesi pazar, onu çıkın, çalışma günü olarak 16 çalışma günü “full-time”, tam zamanlı bir kurultay. Burada çeşitli kararlar var: İmam-hatip okullarının açılması bu kurultaydan sonradır, Türkiye’de ilk imam-hatip okullarının açılması; ilk toplu hâlde hacca gitme izninin çıkarılması o kurultaydadır. Şemsettin Günaltay’ın Başbakanlığı… Mesela, benim de rahmetli dedem o en ilk, 1949 hac kafilesiyle hacca giden insanlardan birisiydi, Allah rahmet eylesin cümlesine. İşte, Ankara İlahiyat Fakültesinin kurulması o kurultayın sonucudur; ilkokullara seçmeli din dersinin konulması o kurultayın sonucudur. Bunlar, bu hâller…

O kurultayın en çok konuşan insanlarından birisi de Hamdullah Suphi Tanrıöver. Hamdullah Suphi Tanrıöver, Türk Ocaklarının on küsur sene Genel Başkanlığını yapmış, daha sonraki hâlleriyle de beraber Türk Ocaklarının toplam yirmi yıla yakın Genel Başkanlığını yapmış bir insan.

Şimdi, oradaki işlerden bir tanesi… Bunlar ara bilgi olarak verilmiş olsun, bugüne getireceğim bilgi şu: Cumhurbaşkanı, partinin Genel Başkanı değil mi 1947 yılında? İsmet Paşa, hem parti Genel Başkanı hem de Cumhurbaşkanı. Bir tüzük değişikliği yaptırıyor: “Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı, Cumhurbaşkanı olduğu zaman parti Genel Başkanlığından ayrılır.” Dikkat buyurunuz değerli arkadaşlar, sene 1947, dünyada böyle doğru dürüst demokrasi memokrasi yok, tek parti dönemi, Millî Şef, ne derseniz, o diyor ki o günkü hâliyle, 1947 yılında: “Parti Genel Başkanı, Cumhurbaşkanı olur ise parti Genel Başkanlığından ayrılır.” (CHP sıralarından alkışlar) E, ne yapacak? Parti, başkansız mı kalacak? Hayır, partiye bir genel başkan lazım, genel başkan vekili. Orada bir şey daha var; Cumhurbaşkanlığı dönemi bittikten sonra partiye gelmek isterse gelebilir ama o zamana kadar partiyi genel başkan vekili yönetir. Kim genel başkan vekili? Üç yıl mesela, 1950’ye kadar, zaten ondan sonra hepsi bitti; Hilmi Uran, Parti Genel Sekreteri Hilmi Uran.

646 tane delege katılmış bu seçime, değerli milletvekilleri. Hilmi Uran’ın aldığı oy 328; Allah Allah, İsmet Paşa, Millî Şef, Cumhurbaşkanı, bir insanı aday gösteriyor “Bu olsun parti genel başkan vekili” diye, delegelerin neredeyse yüzde 50’si ona oy vermiyor yani, değil mi? Buna da kimse bir şey demiyor ama.

İBRAHİM ÖZDİŞ (Adana) – İşte bu, demokrasi.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – 328 oy Hilmi Uran alıyor; mesela, Recep Peker de aday oldu, aday olmuş daha doğrusu, o almış 159 oy. Bu zabıt yani bu 7’nci Büyük Kurultayın zaptı, Türkiye Büyük Millet Meclisi kütüphanesinde vardır. Ben oradan aldım, çoğalttım, hem hediye etmek istediğim arkadaşlara hediye ediyorum veya kendileri bizzat aldırmak isteyen arkadaşlarımız olursa, aldırırlarsa çok iyi olur.

Bu, ne zaman oluyor? Altmış dokuz sene önce ya, altmış dokuz sene önce dünyada ancak 8-10 tane demokratik ülke falan var iken biz, parti genel başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığını ayırıyoruz. Şimdi geldik 21’inci yüzyıla, birinci çeyrek neredeyse bitiyor; bir Cumhurbaşkanımız, gelip parti genel başkanı da olmak için ayrıca neler ediyor, neler ediyor yani, değil mi? (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, bu bahse daha çok girerdim ama Sayın Genel Başkanımızdan dün talimatname geldi, emirname “Ey bütün milletvekilleri ve parti meclisi üyeleri, duyduk duymadık demeyin, yarın için saat birde bu anayasa işlerini konuşmak üzere toplanıyoruz.” diye. Ben de hak tecavüzünde bulunmayayım, ağzımdan yanlış bir şey de çıkabilir falan diye o bahsi burada kesiyorum ama buna dikkatinizi çekmek istiyorum, çok önemli, değerli arkadaşlar. Yani, bu saatten sonra artık… İçiyle çok şey değilim de bunun böyle olması, olmaması filan, zarif bir şey değil, Türk demokrasisi bakımından doğru bir şey değil.

Şimdi, Allah’ın gönlüne güç varmasın, Sayın Cumhurbaşkanımız da alınmasın, alınsın diye söylemiyorum. Allah korusun, hafazanallah, bir emrihak vaki olsa -Olur mu? E olur, emrihak- bu Cumhurbaşkanlığına, Başbakanlığa, Anayasa’ya sahip çıkacak insan var mı şimdi bu aramızda? Yani “aramızda” dediğim, biz değil de AK PARTİ Grubunun içerisinde? Vallahi yok, olmaz yani. (CHP sıralarından alkışlar, AK PARTİ sıralarından gürültüler, “’Vallahi’ deme.” sesleri)

ABDULLAH NEJAT KOÇER (Gaziantep) – Hepsi, hepsi!

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Ha, “vallahi” demeyeyim, tamam, amenna.

ŞAHAP KAVCIOĞLU (Bayburt) – Bize söyleme, biz hepimiz sahip çıkarız.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Yani bu, sadece Sayın Cumhurbaşkanımızın ölçülerine göre tanzim edilmiş olan bir şey. Bu bakımdan, daha henüz yol yakındır ve her şey olup bitmiş filan değildir. Bu bakımdan bunu da dikkatlerinize getirmek istiyorum.

Sayın Başkanım, bana herhâlde bir iki dakika daha ayrıca süre takdim ederler; burada da iki dakika kalmış, bir şey daha söyleyeyim.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bu 1950’yi filan anlatırken bir şey daha söyleyeyim ben size, o da şu: AK PARTİ, 363 milletvekili çıkardığı 2002 seçimlerinde yüzde kaç oy aldı Engin Bey?

ENGİN ALTAY (İstanbul) – 367.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Yüzde 34,3.

ENGİN ALTAY (İstanbul) – 34.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Bu İsmet Paşa’nın 1950 seçimlerinde veya Cumhuriyet Halk Partisinin 1950 seçimlerinde, Demokrat Parti ailelerine göre, yerle yeksan olduğu seçimde, seçim hezimetine uğradığı seçimde aldığı oy ne? Yüzde 39,99. Bir daha söylüyorum: Yüzde 39,9; öbür 9’unu attım. AK PARTİ’nin 363 milletvekili çıkardığı seçimde aldığı oy ne? 34,3. Allah Allah!

İkinci bir rakam daha…

ŞAHAP KAVCIOĞLU (Bayburt) –1977’de kaç?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – İkinci bir rakam daha vereyim…

ŞAHAP KAVCIOĞLU (Bayburt) – 1977’de CHP ne kadar aldı?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Hayır hayır, oraya gelmiyorum.

ŞAHAP KAVCIOĞLU (Bayburt) – Niye? Aynı.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Gelmiyorum canım. Kürsü benim. Allah Allah. Yani Bayburtluysa Şahap Bey, kürsüde ben varım yani. (CHP sıralarından alkışlar)

Bu Şahap Bey, Bayburtlu, benim de aziz bir dostum yani severim, bir şey de demek istemiyorum yani.

Şimdi, 2009, daha dünkü seçimlerden bir tanesi değil mi? Belediyeler il genel meclisi oylarının nispeti yüzde 38,8. Allah Allah, Türkiye’deki bütün belediyeleri kazandığınızda aldığınız oy yüzde 38,8; İsmet Paşa’nın yerle yeksan oldu diye düşündüğünüz seçimde aldığı oy yüzde 39,9! O bile bundan büyük, öyle değil mi?

Öbür bir tane daha söyleyeyim: Şundan bir sene önceki seçimde, 7 Haziran 2015’te AK PARTİ’nin aldığı oy ne? Ya, siz de hiç rakam sevmiyorsunuz galiba yani. Yüzde 40,8. Evet, herhâlde, yanlış söylüyor olabilirim, yüzde 40,8.

RAVZA KAVAKCI KAN (İstanbul) – CHP’ninki kaç?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Ya, İsmet Paşa’nın 1957’de aldığı oy ne? Yüzde 41,4. (CHP sıralarından alkışlar)

TAHİR ÖZTÜRK (Elâzığ) – Yanlış tespit, yanlış tespit.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Şimdi, bak, bu “yanlış” diyen arkadaş, Elâzığ sen değilsin herhâlde, değil mi? Allah Allah ya, aziz dostum, yani böyle bir şey olur mu?

TAHİR ÖZTÜRK (Elâzığ) – Şimdi aldığı oy ne?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Şimdi, bu rakamlar da elbette… Bu rakamlar, işte, burası rakamların da er meydanı yani Kırkpınar nasıl pehlivanların er meydanıysa bu Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu ve bütçe müzakereleri de rakamların er meydanı. Şimdi, buradaki bilen arkadaşlarımız, Sayın Başbakanımız da…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kesici, üç dakika ekliyoruz efendim.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN – Rica ediyorum.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Ayağımda bir şey oldu yani.

BAŞKAN – Geçmiş olsun.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Sağ olun, krampa benzeyen bir şey.

BAŞKAN – Hayır, isterseniz ara veriniz.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Hayır, hayır, estağfurullah, sağ olun.

BAŞKAN – Peki, buyurun efendim.

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Şimdi, bunu şununla, başka bir edayla bitirmeyi kurgulamıştım ama ona nasılsa daha sıra gelecek bu Anayasa tartışmaları sırasında filan, o edaya; başka bir şekilde bitireyim ben.

Biz Demokrat Partili aileler olarak… Yani benim dedem, 1946’dan itibaren tam Demokrat Partili; babam, 1950-1960 arasında Demokrat Partinin il genel meclisi üyesi, 1960-1970 arası Adalet Partisinin il genel meclisi üyesi.

SEBAHATTİN KARAKELLE (Erzincan) – Menderes’i kim idam etti, kim ettirdi?

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Ben de onun oğlu olarak, ben de benim, ben de burada huzurlarınızdayım.

EBUBEKİR GİZLİGİDER (Nevşehir) – Sen şimdi tam CHP’lisin! CHP vekili…

İLHAN KESİCİ (Devamla) – Şimdi, biz bu 1950’yi küçümsemek sadedinde, İsmet Paşa’nın devir teslimini bu aileler, Demokrat Partili aileler -görüyorum siz de öyle- küçümsemek sadedinde şöyle deriz: “İsmet Paşa kendiliğinden mi geçti yani? Yok.” “Ya?” “Amerika bastırdı, Amerika’nın baskısıyla o da kabul etti, geçti.” Çok iyi. Sene kaç? 1950. Şimdi? 2017. Altmış yedi sene sonra, bütün bir Amerika, yanımızda birine bastırıyor, Suriye, Esad, değil mi? Amerika bastırıyor, Avrupa bastırıyor, bütün dünya bastırıyor, adam geçiyor mu demokrasiye? 500 bin adamı öldürdüler; öldü, işte demin söyledim, 10 milyon insan yerinden yurdundan oldu, onların 4 milyonu da bize geldi, birkaç milyonu da öbür komşu memleketlere gittiler, iltica ettiler, sığındılar. Demek ki öyle dünyanın baskısıyla, dünyanın zorlamasıyla bu işler olabilen işler filan değildir. İnsanda bir asalet lazımdır, insanda bir millet terbiyesi, bir devlet örfü, bir devlet terbiyesi lazımdır ki bu işler olmuş olsun. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Başkanım, Aziz Başkanım, biz bu bütçenin aziz milletimize hayırlar getirmesini, hayırlara vesile olmasını temenni ediyoruz ama hem içindeki rakamlar münasebetiyle hem Türkiye’nin içinde bulunduğu umutsuzluk ve karamsarlığa, derde deva olarak görmediğimiz için Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak ret oyu vereceğimizi arz ve beyan ediyorum.

Saygılar sunuyorum, çok teşekkür ediyorum efendim. (CHP sıralarından alkışlar)

 

Önceki Makale  Senatörlerin Joe Biden’e Türkiye Mektubu

İlhan KESİCİ

 

22 Kasım 1948 Sivas Zara’da doğdu. Baba adı Osman Nuri, anne adı Halise’dir. Endüstri Yüksek Mühendisi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını aynı fakültede tamamladı. İngiltere Bradford Üniversitesi Proje Planlama Merkezi’nde ”Ekonomik Kalkınma ve Altyapı Projeleri” ve Londra Kraliyet Kamu Yönetimi Enstitüsünde ”Kamu Yüksek Yöneticiliği” eğitimleri aldı. ODTÜ’de yüksek lisans eğitimi tez çalışması aşamasında (1972-76) Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü’nde (TCDD) Dünya Bankası ile İlişkiler ve Master Plan çalışmaları Proje Başmühendisi olarak çalıştı.1997 tarihinde Devlet Planlama Teşkilatı’nda (DPT) Sektör Uzmanı olarak çalışmaya başladı. Uzman, Daire Başkanı (1981), Genel Müdür (1984) olarak görev yaptı. Avrupa Topluluğu (Birliği) Nezdinde (Brüksel) Türkiye-AT Ekonomik İlişkileri’nden sorumlu Türkiye Daimi Temsilci Yardımcısı olarak görev yaptı (1985). Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarlığı yaptı (1991). Bu sıfatla Başbakanlık Yüksek Planlama Kurulu Üyeliği ve Yükseköğretim Kurulu Üyeliği yaptı. 20. Dönem Anavatan Partisi-Bursa; 23, 25/26 ve 27. Dönem CHP-İstanbul Milletvekili seçildi. TBMM’de “Dışişleri Komisyonu”, “Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu”, “Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türk Grubu Üyeliği ” yaptı. Çok iyi düzeyde İngilizce bilen Kesici, evli ve bir çocuk babasıdır.

 

Yazar Profili

Ercan Caner
Ercan Caner
Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir.
Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını
sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri
(2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO
deneyimlerine sahiptir.
GÜNCEL POLİTİKA - 23:19 A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.
%d blogcu bunu beğendi: