Site Rengi

Savunma | Havacılık | Teknoloji | Analiz | Politika

DÜNYA KAZAN BEN KEPÇE-15 HIRVATİSTAN


DÜNYA KAZAN BEN KEPÇE-15

HIRVATİSTAN

 

ADRİYATİK’E EN GENİŞ AÇIDAN BAKAN ÜLKE

 

Yazı ve Fotoğraflar: Olay Salcan

 

Hırvatistan, eski Yugoslavya’nın parçalanmasıyla kurulan devletler içinde 4,5 milyon nüfusu ve 56592 km.2 toprağı ile Sırbistan’ı takiben hem toprak, hem de nüfus bakımından en büyüğü olup, 1991 de bağımsızlığını ilan etmiş bir ülkedir. Yakın bir zaman önce de Avrupa Birliği’ne kabul edilmiştir. Ayrıca Adriyatik’te en uzun kıyıya sahip ülke konumundadır. 2004 yılında araba ile doğu Avrupa ülkelerine yaptığım bir aylık geziye İtalya’dan başlamıştım. Programda olan Slovenya’ya geçerken iki gün Zagreb’te konaklamıştım. Bu nedenle de yolumu Zagreb’e kadar uzatmadım.

Kotor ile Dubrovnik arası yaklaşık 90 km., ancak manzara son derece güzel. Gerçekten Adriyatik sahilleri ve bu sahiller boyunca devam eden dağlar ve yeşilliklerin uyumluluğu görülmeye değer. İnsan, bu seyahatin bitmesini istemiyor. Aşağılara kadar inen ya da tepelerde bir taç gibi duran bulutların manzaraya kattığı mistik görüntüler muhteşem. Yollar hep kıvrıla kıvrıla gidiyor. Kıvrımları döndüğümüzde her birinde ayrı bir güzellikle karşılaşıyoruz. Bazen bir nehir geçiyoruz, bazen de terk edilmiş bir tren istasyonu görüyoruz. Zaman zaman da sisin içerisindeyiz. Çoğu zaman deniz ve yeşillik. Yol, koyları takip ederek devam ediyor. Yani bir koya girdiğimizde tamamını kenarından geçerek koyun sonunda koydan ayrılıyoruz. Bu görüntüye güzellik katıyor. Hep değişen ve değiştikçe keyif veren manzara. Adriyatik sahilleri denizi, yeşili, dağları ve kıvrımları ile çok güzel ve çekiciler.

Peljesac yarımadasından geçerken oldukça uzun Çin Seddi’ne benzer bir yapı dikkatimizi çekiyor. Etrafta yerleşim yeri olmadığına göre bu yapı daha da enteresan geliyor. Belli ki bir şeyleri korumak için yapılmış. Sonradan bu yapının burada daha önce işletilen ancak bu gün kullanılmayan bu tuz ocağının deniz saldırılarından korumak için yapıldığını öğreniyoruz..

Dubrovnik’e az kaldı. Osmanlı’nın Balkanlar’da işgal etmediği yerlerden birisi, ama vergiye bağlamış. Venedik Krallığı’ndan çekinen Dubrovnik, sahilin kuzeyindeki 20 kilometrelik bir bölümünü Osmanlı’ya satmış. İç savaştan sonra da Hırvatistan, bu bölgeyi kendi topraklarına katmak istemiş. Hak iddia eden Türkiye ise, bu bölümün Bosna-Hersek’e verilmesinde ısrarlı olmuş ve sonunda mutlu sona ulaşılmış. Bosna Hersek de, Adriyatik’te kıyısı olan devletler kategorisine katılmış.

DUBROVNİK

Sonunda Dubrovnik’teyiz. Son zamanlarda Avrupa’nın gözdesi olan bir turizm merkezi. Türklerin de çok gittikleri bir yer. Bizim de burayı atlamamız olmaz, modaya uyacağız. Akşam saatlerinde Dubrovnik’e ulaştığımız için şimdi doğruca otele; yarın eski şehri gezeceğiz.

Eski şehir tam deniz kenarında ve etrafı surlarla çevrili bir orta çağ görünümünde. Yeni yerleşim yeri de, eski şehrin etrafında ya da tepelere doğru genişlemiş. Venedik etkisiyle bir liman ve ticaret şehri olarak kurulmuş olan şehir, bu gün ciddi manada bir turizm merkezi haline gelmiş. Gerçekten tesisleri, insanları, verdikleri hizmet ve rahatlık, güler yüzlülük ve doğa güzellikleri ile yalnız Dubrovnik değil, tüm Hırvatistan bu ilgiyi hak ediyor. İnsanları, turizmi anlamış ve gerekeni yapıyorlar. Bu da, tüm Hırvatistan’a olumlu olarak yansıyor. Bunun karşılığını da kendi nüfuslarının iki katından fazla turistin ülkelerini ziyaret etmesi ile alıyorlar.

Tarih boyunca depremlerden ve saldırılardan hasar görmüş olan olan Dubrovnik, en büyük hasarı 1991 iç savaşı sırasında Sırp saldırılarından almış. Yıkılan ve tahrip olan yapılar yeniden yapılmış ya da onarılmış. Bu günkü durumu son derece iyi. Pırıl pırıl bir görüntüsü var. Evet bir orta çağ görünümünde, ama her şey yeni, sanki inşaat dün bitmiş gibi duruyor. İnsan burasının çok eskilere dayanan bir geçmişi olduğunu bilmese; eskiyi yansıtmak için yeni kurulmuş bir bölge olduğunu düşünür.

Eski şehre Pile kale kapısını geçerek ve kapının üzerindeki şehrin koruyucusu Aziz Blaise’nin heykeline saygılarımızı sunarak adım atıyoruz ve ana caddesi olan Placa Stradun’da kendimizi buluyoruz. İlk gördüğümüz bina St. Saviour Kilisesi, hemen onun yanında uzayıp giden ve ince uzun şekilde yukarı doğru yükselen çan kulesi ile Franciscan Manastırı. 14. yüzyıl Barok mimari tarzının güzel örneklerinden birisi olan manastır içerisinde; bir kilise, müze ve 1317 yılından beri faaliyet göstermekte olan bir de eczane bulunmakta.

Sağ tarafımızdaki daire şeklindeki yapı ise etrafında bir çok musluğu bulunan Big Onofrio’s Fountain’s adlı çeşme. Bence buradaki en enteresan yapı. Çünkü su akan yerlerin herbirine yaprak motifi ve bu motiflerin tam ortalarına da insan ve hayvan başı kabartmaları yapmışlar. İlk baktığınızda iki kabartmanın farklı olduğunu anlayınca insanın diğer kabartmaları da görme merakı artıyor. Gerçekten de hepsi farklı. Sakın birisini görmekle yetinmeyin. Sular da bu kabartmaların ağzından akıyor. Saydığım kadarı ile 16 köşeli olan bu sebilde 16 adet de çeşme var.

Eski Liman’a açılan Ploce Kapısı yakınındaki sekizken şekilli bir havuz üzerine yapılmış heykellerden oluşan ikinci çeşmenin adı, Small Onorfrio’s Fountain. Bu çeşme diğer çeşme ile mukayese edildiğinde çok daha küçük, ama üzerindeki işlemeler açısından daha sanatsal işçiliğe sahip.

Şehrin en görkemli yapılarından birisi de hiç şüphesiz, 16. yy.da Gotik Rönesans mimari tarzında yapılmış olan göz alıcılığı güzelliği ile Sponza Sarayı. Günümüzde ise sergi ve konser gibi sanatsal faaliyetlerin organizasyonunda kullanılan bir kültür merkezi konumunda.

Sponza Sarayı’nın hemen yanında yer alan Çan Kulesi ve önündeki Roland’ın Sütunu heykeli, dikkat çekici tarihi eserler. Çan kulesinin üzerinde bir saat ve tepesinde her saat başı çalan bir çan bulunuyor

Roma’yı ziyaret edenlerin bildikleri İspanyol Merdivenleri’nin benzerini burada görmek sürpriz oluyor. Aziz Ignatius Cizvit Kilisesi’ne, Pietro Passalacqua tarafından Roma’daki İspanyol Merdivenleri model alınarak romantik barok mimari sitilinde tasarlanmış olan merdivenleri tırmandığımızda karşımıza Aziz Ignatius Cizvit Kilisesi çıkıyor. Kilisenin iç dekorasyonu, son derece zengin ve fresklerde de St. Ignatius’un yaşamı resmedilmiş.

Yaşadığı tarihi içerisinde üç katedrale sahip olan Dubrovnik’in ilk katedrali, 7. yüzyılda Katedral Hazineliği alanı üzerine inşa edilmiş Bizans stili bir mimariye sahip olan bir katedral. Uzun yıllar içerisinde kaybolan bu katedralin yerine ikincisi yapılmış. Depremde yıkılan bu katedralin yerine de 18. yy.da yeni bir katedral inşa edilmiş. Günümüze kadar gelen bu göz alıcı mimari yapıya sahip katedral, zengin bir hazine bölümüne sahip.

Rektörler Sarayı, tarih boyunca Dubrovnik’in yönetimsel merkezi olmuş. Rektörler Sarayı’da güzel binalardan birisi.

Ploce Kapısı’dan çıkarak yürüdüğümüzde Eski Limanla karşı karşıya geliyoruz. Bir çok teknenin demirlediği bu limanın etrafında çok kaliteli lokantalar var. Deniz ve teknelere bakarak büyük bir keyif içerisinde deniz ürünleri ve yöresel şarapların tadına bakabilirsiniz.

Bence Dubrovnik’te gezerken en keyif alınacak iki faaliyet var. Birincisi surları dolaşmak, ikincisi ise teleferik ile tepeye çıkarak Dubrovnik’i tepeden seyretmek. Bu ikisini kesinlikle atlamayın ve muhakkak yapın.

Yaklaşık iki kilometreyi bulan uzunluğu ve dolaşmaya uygun genişliği ile surlar, tüm Dubrovnik ve çevresini görmeye imkan veren özelliğe sahip. Yukarıdan bakıldığında aşağıda dolaşırken göremediğimiz güzellik ve detayları yakalama imkanımız oluyor. Ayrıca gezmek son derece eğlenceli. Surlardan bakıldığında Dubrovnik, bir açık hava müzesi görünümünde. Biraz yorulduğumuzda kulelerdeki mini kafelerde oturduğumuz taburelerde içkilerimizi içerken mazgallardan yağlı boya tablo gibi manzaraları seyretmek de ayrı bir güzellik.

Teleferiğe çıkmak için kale surlarından dışarı, yukarı doğru çıkmamız gerekiyor. Merdivenleri çıkarak ve biraz da yürüyerek teleferiğin kalktığı yere geliyoruz. Teleferik yükseldikçe manzara da her aşamada daha da güzelleşiyor. En son durağa geldiğimizde seyir terasından gördüğümüz manzara nefes kesici. Tüm Dunrovnik, Adriyatik Denizi ile bir bütün olmuş. Birisi olmaz ise diğeri de olmazmış gibi. Burada teras şeklinde bir kafe var. Dubrovnik ve Adriyatik’e bakarak bir şeyler yudumlamak çok güzel. Eğer yer bulamazsanız içkilerinizi alarak yere oturun. Manzara buradan daha da güzel. Yükseklik korkunuz var ise sakın denemeyin.

UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunan Dubrovnik’in eski şehri, tarihten gelen dokusu içerisinde insanı farklı havada kucaklayan bir yer. Ancak iç savaş sırasında büyük hasar gören şehir, yeniden yapıldığından, orta çağ havası vermede biraz eksik kalıyor. Bununla beraber bu kadar eski olmasına karşın, birbirini dik kesen sokakları ile bu günün modern şehircilik mimarisinin güzel bir örneğini görmek son derece ilginç. Zamanımızda bunu göremeyip karma karışık mimari tasarım yapanlar için güzel bir örnek. Dubrovnik, bana göre bu günün popüler turizm beldesi. Bir gezgin için gezi listesinin ilk sıralarında olamayacak, fakat bir defaya mahsus gidip görülebilecek bir yer.

Saygılarımla.

https://olaysalcan.blogspot.com/

 

Önceki Makale  HİNDİSTAN’DA TÜRK İZLERİ

FOTOĞRAF GALERİSİ

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi:
Devamını oku:
 Zeytin Dalı Harekâtı

 Zeytin Dalı Harekâtı Sun Savunma Net, 20 Şubat 2018 Türk...

Orman Mühendisleri Odası Basın Açıklaması

Orman Mühendisleri Odası Basın Açıklaması Hasan TÜRKYILMAZ, Genel Başkan, 25...

Ölümcül Elektromanyetik Top

Ölümcül Elektromanyetik Top ABD Donanması Silahın Testlerini Başarıyla Gerçekleştirdi Yazar:...

Anayasa Halkoylaması, Uyum Yasaları ve 17. Madde

Anayasa Halkoylaması, Uyum Yasaları ve 17. Madde   Ercan Caner,...

Suyun Tuzdan Arındırılmasında Yeni Teknik

Suyun Tuzdan Arındırılmasında Yeni Teknik Tethys firması tarafından geliştirilen güneş...

Kapat