Açık

Oynatalım Uğurcum Serisi-1 Dr. Devlet Bahçeli’nin TBMM Grup Konuşması

GÜNCEL POLİTİKA - 27 Ekim 2021 16:07 A A

Oynatalım Uğurcum Serisi-1

 

Dr. Devlet Bahçeli’nin TBMM Grup Konuşması

28 Aralık 2000

 

 İzafiyet teorisi fizikte geçerlidir, ahlakta değil. Albert Einstein

 

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 27 Ekim 2021

 

Muhterem Milletvekili Arkadaşlarım,

Saygıdeğer Basın Mensupları,

Partimizin Grup toplantısına başlarken, hepinizi öncelikle sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Geçtiğimiz hafta yapılan grup toplantımızda da ifade ettiğimiz gibi, ülke olarak önemli gündem maddeleriyle yüklü, zorlu bir sürecin içinde yol alıyoruz. Bunun yansımalarına son 20 gün boyunca hep birlikte şahit olduk ve parti olarak gerekli değerlendirme ve uyarılarda bulunmaya devam ettik.

Bugün, huzurlarınızda geçen haftadan bu haftaya sarkan ve önümüzdeki günlerde de önemini koruyacak olan konular üzerinde değerlendirmelerde bulunmak istiyorum.

Bu açıklamalara geçmeden önce, kardeşimiz ve komşumuz Azerbaycan Halkı’nın maruz kaldığı deprem felaketi sebebiyle geçmiş olsun dileklerimizi ifade ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti olarak, daima yanlarında olduğumuzu bilmelerini istiyor, hayatını kaybeden Azerbaycanlı kardeşlerimize de Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyorum.

Kıymetli Dava Arkadaşlarım,

Sayın Basın Mensupları,

Koalisyon hükümeti kurulduğu günden bu tarafa ekonomik sorunları bütün boyutlarıyla ele almıştır. Özellikle, yüksek enflasyon ve faiz sarmalına dayalı, Türk toplumunu kemiren Türkiye’nin kalkınmasını engelleyen yapıyı değiştirecek politikaları belirleyip bunları uygulama anlayışında olmuştur.

Türkiye’nin geçmiş 20 yıl boyunca ekonomide girilen çıkmaz yolu değiştirmek için, her şeyden önce enflasyonist büyüme modelinden kurtulması mecburiyeti vardır.

Enflasyonist büyüme modelinin neticeleri, Türkiye’nin büyüme potansiyelinin kullanılmadığını; kalkınmayı başaramayan yanlış bir yöntem olduğunu ortaya koymuştur. Bu yaklaşım ve uygulamaların ülkemizde yarattığı sonuçların en önemlisi yüksek faizlerdir. Ülkeyi faize dayalı rant ekonomisinden üretim ekonomisine dönüştürmenin yolunun da, enflasyonu yenmekten geçtiği bilinmektedir.

Son 20 yılda yaşanan olaylardan hâlâ ders almamakta ısrar edenler vardır. 1994 krizinde %400’lere, 1998 krizinde %150’lere çıkan faiz oranları açıkça şunu göstermektedir ki, yüksek enflasyon, ekonomide, topluma taşıyamayacağı bedeller ödeten krizlere yol açarak, gerçek bir büyüme sağlayamamaktadır.

Türkiye’nin son 10 yılda fert başına düşen milli gelirinde yalnızca 350 dolarlık bir artış sağlayabilmesi, enflasyonist büyüme modelinin başarısızlığının göstergelerinden birisidir.

Ayrıca, gelir dağılımının bozulması, dış borç ve faiz mekanizması yoluyla dışarıya yönelen sermeye transferi, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının gelmeyişi gibi örneklerle bu göstergeleri çoğaltmak mümkündür.

Enflasyonist politikaların ülkeyi içine soktuğu bir başka önemli çıkmaz da, gelir dağılımındaki adaletsizliklerdir. Yüksek faiz ve devletin iç borçlanma yoluyla elde ettiği gelirlerden rantiye kesimine kaynak aktarması politikaları bu eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri büyütmüştür.

Günümüzde bankalar operasyonunda ortaya çıktığı gibi, bu çarpık yapıda para-faiz ilişkileri ile devleti ve toplumu yoksullaştıranlar sadece bununla yetinmemişlerdir. Ele geçirdikleri bankaları kullanarak kamu kaynaklarını yağmalamak yoluna gitmişlerdir. Yıllardır süregelen bu ilişkilere artık dur denilmiştir. Bu sene kurularak, faaliyete geçen, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Üst Kurulu birkaç yıl önce gerçekleştirilmiş olsaydı, bugün, bütün bu bankaların içi boşaltılmamış olacaktı.

  1. Hükümetin bir dizi düzenlemeyle birlikte bankacılık ve mali piyasaları rehabilite etmesi bazı çevrelerde rahatsızlıklara yol açmıştır. Bunların ortaya çıkarttığı dedikodular ve spekülasyonlar, başka bazı faktörlerle birleşerek, gerçekleştirilmeye çalışılan düzenlemeleri engelleyecek girişimlere dönüşmüş, bu ise piyasalarda kısa süreli bir dalgalanmaya yol açmıştır.

Burada açıkça ifade etmek istiyorum ki, istikrar politikalarından hiçbir şekilde taviz verilmeyecektir. Faiz ve banka spekülasyonlarıyla vurgun vurma dönemi, enflasyon yoluyla toplumu soyma ve kamu kaynaklarını yağmalatma dönemi artık kapanmıştır.

Kıymetli Milletvekili Arkadaşlarım,

Değerli Basın Mensupları,

Yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele etmek, Türkiye’nin bugünlerini kurtarıp yarınlarına sahip çıkmak demektir.

Bugün, kamu kaynaklarının kullanımından, yatırım ve maliye politikalarından, özelleştirme politikalarına kadar birçok alanda köklü değişikliklere gitme mecburiyeti bulunmaktadır. Burada, özellikle, kamu kaynaklarının piyasa duyarlılığından yoksun kullanımını engellemek için başvurulan özelleştirme politikalarına önemli bir görev düştüğünü hatırlatmak istiyorum. Özelleştirmeye gidilirken kamu kaynaklarının yağmalanmasına izin verilmemesi mecburiyeti vardır. Kamu fonlarından borçlanma yoluyla özelleştirilen bazı bankaların şu anki durumu yeterli uyarıcı örnekler olarak önümüzde durmaktadır. Bu bakımdan özelleştirmeyi etkin bir şekilde kullanmak üzere, bürokratik ve siyasi tercihlerden arındıracak bir mekanizmaya ihtiyaç vardır. Çünkü kaynak israfı ve yağmalanması hem sermaye birikimini olumsuz etkilemekte hem de devlet hayatında kirlenmeye sebep vermektedir.

Yine, günümüzde, ekonomide ortaya çıkan geçici dalgalanmalar geride kalmıştır. Kararlılıkla sürdürülen istikrar politikalarının bir yıl içinde Türkiye’yi getirdiği yer açıkça ortaya çıkmıştır. 20 yıl sonra ilk kez enflasyonu %30’lara çekme başarısı elde edilmiştir. Daha bir yıl önce %100’leri aşan faiz oranlarıyla borçlanmaya çalışan ülkemiz bütçesi, faiz dışı fazla vermeye başlamıştır. Gelinen nokta bizce de yetersiz olmakla birlikte, Türkiye’nin doğru yolda olduğunu gösterir niteliktedir.

Önceki Makale  ÇARŞAMBA İĞNELERİ 5 Şubat 2020

Önümüzdeki hedef belli olmuştur: Türk toplumu enflasyonla mücadeleyi kazanarak, kalkınmayı ve gelir dağılımını düzeltmeye yönelecektir. Bütün bunları başarmanın ilk şartı ise, yolsuzluklarla mücadeleden geçmektedir. Çünkü yolsuzluklar toplumdaki dinamizmi yok eden; adaletsizliği çaresizliğe dönüştüren tahripkâr bir niteliğe sahiptir. Türkiye bunlardan kurtulmak, bunları aşmak mecburiyetindedir.

Bugün hükümetimiz bütün kararlılığıyla ekonomik programı sürdürürken, kısa vadeli çıkışlar veya spekülatif girişimlerle fırsat kollayanlara karşı da tavizsiz bir mücadele içerisindedir. Mali piyasalarda yapılan düzenlemeler, para ve kredi politikaları bütünüyle anti enflasyonist makro ekonomik politikalarla tutarlılık içinde uygulanarak, piyasa mekanizmasını bozucu davranışlara fırsat verilmeyecektir.

Ekonominin sahip olduğu araçlar ve ortaya konulan performansın ekonomik göstergeleri güveni ve istikrarı sağlayacak ülkemizi başarıya götürecek niteliktedirler.

Bunun için kısa vadeli kısır çıkar hesapları yapanlara en etkili cevap verilerek, istikrar politikası önümüzdeki yılda kararlılıkla uygulanacaktır.

Türkiye ekonomisi bugün zoru başarıp enflasyonu yenebileceğini ortaya koymuştur. Önümüzde daha kat edilecek önemli bir yol vardır. Bu yol bizi büyümeye ve gelir dağılımını düzeltecek sosyal politikalara götürecektir. Hükümeti oluşturan partilerin sağladığı uzlaşmanın piyasalara sunduğu güveni devam ettirme kararlılığı istikrar programını başarıya götürecek en önemli teminattır.

Muhterem Arkadaşlarım,

Sayın Basın Mensupları,

Konuşmamın bu bölümünde ülkemizin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde meydana gelen son gelişmeler ve özellikle de Kıbrıs Davamız üzerinde durmayı gerekli görüyorum.

Öncelikle, 8 Kasım tarihinde Katılım Ortaklığı Belgesi açıklandığında partimizin sorumlu ve sağduyulu bir bakış açısını yansıtan yaklaşımlarını, yine sizlerin huzurunda milletimizle paylaştığımızı hatırlatmak istiyorum. O zamanlar, Avrupa’da Türkiye karşıtı bilinçaltının ve lobilerin etkinliği bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmamış bulunuyordu. Ancak, Katılım Ortaklığı Belgesi’nin sistematiği ve muhtevasına dikkatlice bakıldığında bazı art niyetli düşüncelerin izlerini görmemek mümkün değildi. Bizler bu durumu mercek altına alarak, hem Avrupalı muhataplarımızı uyarıp hem de Türk kamuoyunun dikkatlerini çekerek görevimizi yaptık.

Bu duyarlılık karşısında, Türkiye’nin milli politikalarını ve çıkarlarını hiçe sayan bazı çevreler ise, eleştiri oklarını partimizin üzerine sorumsuzca yöneltmekten geri durmamışlardır. Ama daha sonra yaşanan gelişmeler, Milliyetçi Hareket’in haklılığını bir kez daha bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Bunun sonucunda partimize Avrupa Birliği’ndeki Türkiye karşıtı unsurlarla paralel bir çizgide yer alarak dil uzatmaya çalışanların ne düşündüğünü bilemiyoruz. Ama onlar, Milliyetçi Hareket’in bu sorumlu ve gerçekçi bakış açısının değişmeyeceğini iyi bilmelidirler.

8 Kasım tarihini takip eden günlerde Türkiye’nin hassas olduğu hemen her konuda yapılan değerlendirme ve açıklamalar, Avrupa Birliği yönetiminin sadece kafa karışıklığını değil, art niyetlerden kurtulamadığını da göstermiştir.

Kıbrıs meselesinden Ermeni soykırım iddialarının ele alınış biçimlerine, demokratikleşme ile etnik kimlik sevdasının birbirine karıştırılmasına kadar birçok konu, ülkemizin tam üyelik sürecinde önüne duvar olarak örülmeye başlanmıştır. Türkiye açısından hiçbir şekilde dostane ve anlaşılır olmayan husus, çifte standartlı yaklaşımlar ile oyalama taktiklerinin devam ediyor olmasıdır. Bunları kabul etmemiz tabii ki mümkün değildir. Bilakis, Birlik yönetiminin samimiyeti hakkındaki şüphelerimizin daha da artmasına yol açmaktadır.

Yine bizim açımızdan, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişi için önce davetiye gönderilip daha sonra bu yolun üzerine mayınlar döşenmeye çalışılmasının hiçbir tutarlı ve ahlâki açıklaması yoktur. Çünkü 8 Kasım’ı takip eden günlerde alınan önyargılı ve tek taraflı kararları başka türlü izah etmek imkânsızdır.

Türk Milleti’ni az-çok tanıyanlar, Türk tarihini az-çok bilenler, herhangi bir amaç uğruna ne milli çıkarlarımızdan ne de üniter devlet yapımızdan taviz vermeyeceğimizi çok iyi bilirler.

Unutulmamalı ki; Kıbrıs Türk Halkı’nın yarım yüzyıla yaklaşan çileli ama bir o kadar da onurlu mücadelesi, Türkiye için de aynı önem ve değere sahiptir.

Kıbrıs Türk Halkı’nın varlığını ve eşitliğini yok farz eden her türlü niyet ve girişim, çözüme değil, çözümsüzlüğe hizmet etmektedir. Bu vazgeçilmez ilkeleri savunmayı, hakkaniyeti ve kalıcı barışı gözetmeyi çözümsüzlük olarak takdim edenlerin ise, gerçekte neye hizmet ettiği de bellidir. Meselenin esas üzücü yanı, bu tür zihniyetlerin temsilcilerine ülkemizde de rastlanıyor olmasıdır.

Bilindiği gibi, uzun bir süredir devam eden dolaylı Kıbrıs görüşmelerinde bugüne kadar kayda değer bir ilerleme sağlanamadığı ortaya çıkmış bulunmaktadır. Rum tarafının taktiği, bilinen tezlerini uluslararası destekçilerini de arkasına alarak Türk tarafına kabul ettirmeye çalışmaktan ibarettir.

Bu taktiğe, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinin hızlanması fırsat telakki edilerek yeni bir boyut eklenmeye çalışılmıştır. Diğer bir deyişle, Kıbrıs sorunu, Yunanistan ile O’nun gözü kapalı destekçilerinin öncülüğünde, Türkiye’nin Birlik ile ilişkilerinin kilit taşlarından biri haline getirilmiştir. Kıbrıs Rum Kesimi’nin Avrupa Birliği’ne biran önce üye yapılmak istenmesi de bu düşüncenin bir başka boyutunu oluşturmaktadır.

Ama bütün bu hesaplar tutmamış, Türkiye Cumhuriyeti böyle bir oyuna rıza göstermeyeceğini bir kez daha ilân etmiştir.

Önceki Makale  ÇARŞAMBA İĞNELERİ 19 Şubat 2020

Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk yönetiminin bir oyalama ve boşuna zaman harcama sürecine dönüşen dolaylı görüşmelerden ayrılma kararını saygıyla karşılamış ve desteklemiştir. Bundan sonra da bütün gücüyle Kıbrıs Türk Halkı’nın onurlu ve haklı mücadelesinin yanında olmaya devam edecektir.

Ülkemizin önüne tamamen tek taraflı ve önyargılı bir şekilde paketlenerek konmaya çalışılan yaklaşım biçimi, aslında yeni bir çözümsüzlük sürecine beraberinde getirmektedir. Kıbrıs sorununun çözümünü en çok ister görünen uluslararası kuruluşların ve özellikle de Avrupa Birliği yönetiminin bu gerçeği kavraması zorunludur. Bu gerçeği kavrama dereceleri de, şüphesiz, soruna adil bir çözüm bulma isteklerinin ve samimiyetlerinin temel göstergelerinden biri olacaktır.

Kıymetli Milletvekili Arkadaşlarım,

Değerli Basın Mensupları,

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma iradesini ve çabalarını samimiyetle ortaya koydukça, önüne Birlik yönetimi tarafından ilginç bir şekilde fiili engeller çıkartılmaya çalışılması sadece bu konularla sınırlı değildir. Ülkemiz, bugün, Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği’nin şekillenme sürecinde de açık bir haksızlık ile karşı karşıya bulunmaktadır.

NATO’nun dışında belirli bir silahlı güce ve hareket yeteneğine sahip olmaya çalışan Avrupa Birliği’nin bu çerçevedeki politikaları, Türkiye’ye genel yaklaşım tarzının izlerini taşımaktadır. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde, şüphelerimizin daha da artması kaçınılmaz olmaktadır.

Ülkemizden, bir yandan yeni “Avrupa ordusuna” asker vermesi, diğer yandan karar sürecinin dışında kalması istenmektedir. Bizlerin böyle bir yaklaşımı, bırakınız kabul etmeyi, sıcak yaklaşıp tartışmamız dahi mümkün değildir. Unutulmasın ki, NATO’nun imkânlarını kullanmak isteyen bir Avrupa Birliği’nin bütün NATO üyelerinin haklarını ve çıkarlarını korumak mecburiyeti vardır.

Gelişmeler, Kıbrıs konusunda olduğu gibi, bu konu üzerinde de çok yönlü durulmasını gerekli hale getirmektedir. Ancak, bu ihtiyaca rağmen, ülkemizde milli hassasiyetlerden tamamen mahrum olanların bulunması, meseleye şüphesiz farklı bir boyut kazandırmaktadır.

Türkiye’ye gelen yabancı heyetlerin sorumsuzca ve saygısızca yaptığı açıklamalar karşısında takınılan tavırlar, bu anlayışın bir başka çarpıcı örneğini oluşturmaktadır. Kendi ülkelerinde bile saygınlığı sınırlı ve tartışmalı olanların yaptığı ziyaretlere gereğinden fazla önem atfedildiği ve açıklamalarının abartıldığı göze çarpmaktadır.

Türkiye’yi çeşitli sebeplerle ziyarete gelen yabancı kişi ve heyetlerin diplomatik teamüllere ve nezaket kurallarına uymaları gerektiği tartışma götürmez bir gerçektir. Çünkü hangi sıfatıyla ya da amaçla olursa olsun, ülkemizi ziyaret edenlerin haddini bilmesi, misafir statüsünü kazanmasının asgari şartıdır.

Anlaşılan o ki, bu tür kişilere ve heyetlere saygısızlığın ve seviyesizliklerinin hiç bir gerekçe ve sıfat ile örtülemeyeceğinin sık sık hatırlatılması gerekmektedir. Kısacası, ilgili kurum ve kişilerin bu konuya daha fazla dikkat etmesi ve özen göstermesi zorunludur.

Görüldüğü gibi, Türkiyemizin önünde uzanan yol, bir hayli çetin ve zorlu bir güzergâhı ifade etmektedir. Bu güzergâhın, birçok çevre tarafından ya yanlış yönlere doğru dönüştürülmek ya da engellerle önü kesilmek istendiği görülmektedir. Maalesef, ülke içinde de bunu anlamak istemeyen ya da yabancı lobilerin ekmeğine yağ sürmek isteyenler bulunmaktadır.

Ancak, engelleme çabaları hangi maskeler altında yapılırsa yapılsın, Türk Milleti kendi varlığını anlamlı kılmak üzere, güçlü ve büyük ülke olma hedefine doğru yürümeye kararlıdır. Birilerini rahatsız da etse, bu kararlı yürüyüşüne, milli çıkarlarımızı gözetip onurumuzu çiğnetmeden devam edecektir.

Bilinmelidir ki, hiçbir hedef ve vaat, Türkiye’nin varlığından, birliğinden ve geleceğinden üstün ve öncelikli değildir. Hiçbir zaman da üstün olmayacaktır.

Sözlerime burada son verirken, yüksek heyetinizi bir kez daha saygılarımla selamlıyorum.

 

Yazar Profili

Ercan Caner
Ercan Caner
Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir.
Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını
sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri
(2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO
deneyimlerine sahiptir.
GÜNCEL POLİTİKA - 16:07 A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.
%d blogcu bunu beğendi: